25 Kasım, 2005

GONUL ISLERI..

Evet bilgisayar bozuldugu ve ben suan laptopi kullandigim için ve bunda herhangi bi degisiklik yapma, ekleme hakkina sahip olmadigim için yine tr karakter kullanamiyorum. simdi yazicagim yaziyi aslinda bir ay once falan yazip sonra da gereksiz bulup yayinlamamistim ama simdi yayinlamak gerekti devami için;

"Basligi çekici kildim ki en azindan bu uzun yaziya bi baslama cesareti versin diye:)
evet, kimseyi sevmiyorum, "sevdigim çocuk" diye bisey yok, insanlar gozume maymun gibi gorunuyolar.. birine ihtiyacim yok mu? hem de nasil var.. annem gibi, babam gibi, abim gibi(huyu ona çok benzemese de olur:) benim cinnetim bana yetiyo, iki depresif fazla bi iliskide), hem sevgilim, hem arkadasim, hem oglum gibi sevebilecegim birine.. sadece saçlarimi oksayip "korkma"dicek birine(evet burda biraz duygusallastik:).. ama yok oyle biri.. yani varsa da eminim benim varligimdan haberdar olunca bi daha hiç "varolmak" istemicek biri:)
ben inanmiyorum ruh ikizi falan hikayelerine(eminim aranizda bana kizanlar ya da kiçiyla gulenler falan vardir ya da aciyanlar.. "o"nu bulanlar, buldugunu zannedenler ki bunu zaman gosterecektir, bence biraz azim isi..) ama ben inanmiyorum iste, sadece iki "dogru" insanin(kime gore dogru oldugunu tartismicam) dogru zamanda karsilasmasiyla ilgili bi durum oldugunu dusunuyorum, bi yanilgi ama kismen dogru.. iki "olmus" insanin hadi gel birlikte "ola"lim çabasi.. Tabii bu inançsizlik gokten inmedi, once kuçuk yaslarimda "beyaz atli prens"in olmadigini ogrenmemle baslayan, sonra ustuste "tamam buldum iste bu o" larin siksik gundeme gelip sonra yeni bi "dogru adam" bulununca gundemden tamamen kalkmasiyla devam eden siki bi sureçten geçtim..
"Biri"ne ozlem duymanin arkasindan(yaklasik 38 dakika sonra) gelen "ama, ben.." duygusu beni gonul islerinden biraz uzak tutuyo sanirim. kendime çok duskun oldum son zamanlarda, yani rahatimi kaçirmak istemiyorum. bende son senelerde bi "yatak" daha dogrusu "yatagim" çilginligi bas gosterdi. Eskisehirdeki son evimde basladi sanirim, Berna ve Tugçeyle yasadigim o guselim, delicesine ozledigim evde, yani aslinda hayatimdan ersunun tamamen çikmasiyla da diyebiliriz. uzun zaman onla, o koca "yaratikla"la ayni yatagi paylastigimi dusunursek olayi anlamasi daha kolay boyutlara indirgeyebiliriz(ah nasil da bayiliyorum her firsatta su orospu çocugunu asagilamaya.. ama bisey degismiyo, kinim hiç azalmiyo o ayri..). Ahh yatagim, benim yatagim, cici yatagim, mis yatagim silsilesi basladi. oooh tek basimayim, benim yastigim, benim yorganim benim kokum deliligi iste.. iste son evimde, bu, abarti halini almisti.. mor perdelerim(uyandigimda dunyayi pembe gormemi saglayan, o nefret ettigim gun isigini uyanir uyanmaz gozume sokmayan ama yine de uyandigimda azimdan çikan ilk cumlenin "allaa kaaretsin"olmasina engel olamayan cici perdem), rengarenk nevresimlerim ve benim yatagim iste.. o yatakta, bu hisle yasamaya basladiktan sonra, birlikte uyanip da mutlu oldugum kimse olmadi.. evet sevdigim adamla da uyansam, ki bu son zamanlarda siksik oluyodu, bana hiç tek basima uyandigimdaki huzuru vermedi. sevgisizlikle alakasi yok, yatagimi kiskaniyodum:)... neyse iste bu yatak saplantisi burda da devam ediyo biraz daha luks bi boyuta varmakla birlikte, çift kisilik bi yatak ve uç yastikla uyumak gibi bi luks:) her gece yatarken ve her sabah uyandigimda o yatakta "yatagimda" tek basima olduguma sukrediyorum ve hayatima biri girerse bu luksu elimden alcak diye korkuyorum iste, sorun bu:)(hele sen bi bul da birini ondan sonra dusun bacim demiyorum:) neyse..
kurstaki çocuktan bahsetmem lazim simdi. fransizca kursuna gidiyorum burda, mecburen, au pairligin bi kosulu olarak ve iste sinifimda gorur gormez "oha" olunasi bi tip var. bi sure izledim kendisini, tam azima layikti:) sonra elinde ing-fr sozlugu gormemle birlikte butun hevesim kaçti! niye kaçti? oysa ingilizlerle fena maceralarim olmamisti Morzine'de:) ama ne biliyim kil oldum iste ingiliz diye.. Gerçi Morzine'de tanistigim 2. ingilizle konusmalarim esnasinda hepimizin inikamini almistim:) nedense, niyeyse, nasi oldugunu anlayamadigim bi hirsla adama ustelik ing. olarak "ohh senin tuzun kuru tabe, ingilizsin ne de olsa"(nasi dedigimi hiç bilmiyorum, kanimda yuksek oranda alkol vardi) ve akabinde "fucking england, fucking english!" seklindeki saldirilarimla içimde ne zamandan beri besledigimi bilemedigim milliyetçi hayvani salivermistim(bu arada bu cumleleri nasi soyledigimi hatirlamamakla beraber gecenin sonuna dogru adam beni eve davet ettiginde sunu soyledigimi çok iyi hatirliyorum, "not fucking just sleeping":))
yani ama haksiz miydim, ikimizde yabanciydik fransada, ben sonuçta bulundugum yerin dilini konusabiliyodum ama allah beni kahretsin neden bi de ing. konusamiyodum? o hem bulundugu yerin dilini konusamiyo hem de ben yeterli ing. konusamiyorum diye beni asagilamaya kalkiyodu(allah var hiç boyle bise yapmadi garibim, ama ben oyle anlamak istiodum, sinirliydim, alkolluydum, alingandim, fr muhabbeti yuzunden "my name is" bile diyememek kanima dokunmustu:) ve adamin azina siçtim. ama hakliydim iste, frda olup fr konusabildigim halde bi de ing konusmuyorum diye beni kimse suçlayamazdi, suçlamamisti da zaten ama neyse:)
neyse kurstaki ingilize gelelim; elideki sozlugu gormem ve akabinde hevesimin kaçmasi ve kendisini izlemeyi birakip digerlerini izlemeye baslamamla herkesin onu izledigini anlamam 3 dakikami aldi. durum korkunçtu! ve kesinlikle ingilizi izlemekten daha eglenceliydi:) "aman tanrim"di! evli ve çocuklu sevgili ogretmenimiz de dahil butun kizlar kirim kirim kiritiyodu karsisinda, her birinin gotu basi ayri oynuyodu:) korktum sonra acaba ben de mi oyleydim karsisinda, ya beni de biri izlediyse diye:)
orda nefret ettigim ne varsa ozledim simdi.. hatta o yeterince sancili eskisehir gunlerimi bile.. bi askin içinde aptal gibi debelenip durdugum, uyumak, içmek ve semra dan baska hiçbiseyden zevk almadigim.. hayatimin en bos en anlamsiz zamanlarini bile.. garip di mi simdi aska bu inançsizligim(ya da yasadiklarimin dogal sonucu) sevdigim adam için "aralik"ta karlar ve ayilar arasinda daglara-o sevmedigim daglara- çiktigimi dusununce.. nefret ettigim halde o soguktan, bortubocek ve bilumum hayvandan(valla bak ayilar vardi, iki kisi aramizdan kendisiyle karsilasti:)..
evet,ben geçen sene aralik ayinda daga çiktim ve o sirada istanbulda soguktan iki kisi donarak oldu, annemin akli çikti, çunku çok normal bisi gibi kendisini arayip ben daga çikiyorum arkadaslarla bikaç gun bana ulasamicaksiniz cepten demistim:).. biz de donarak olebilirdik, ya doncaktik ya da bogulcaktik bi ara, ve hangisi daha iyi diye ciddi ciddi dusunmustum. sonra uyandirip tipleri olceksiniz demistim sonra atesin basina geçip sarap içmistim ertesi gun o daglarin basima yikilcagindan habersiz.. kendisi için daglara gittigim adamin onca zamanki suskunlugunu bozup (dag havasi yaramadi bizimkisine:) beni hiç sevmedigini soylemesiyle basima yikilan daglar.. yer yarilmadi ben de içine giremedim malesef, onun yerine bir gece daha orda kalmak zorunda kaldim tek basima donemicegim için(daha çok trip yapiyo zannetmesin, oldugumu-o lar u ler noktali- anlamasin diye guçlu oldugumu gostermek amaçli da olabilir:) beni hiç sevmemis olan kollarin bi kez daha belime dolanmasina razi olarak.. neyse...geçti iste"
iste bu yaziydi bi ay kadar once yazdigim daha da uzundu da kirptim biraz iyice iskence haline donusmesin diye, devamini izleyen yazida neden bunlari okudugunuzu anlicaksiniz:)

18 Kasım, 2005

DAHA DA DAHASI..

JEROME VE ANNESİ

BUNU ISIRMAK LAZIM!!!

DEVAMI FOTOLARIN..

laetitia dışında bütün aile
brigitte'in evi evet oralarda bi yerlerde, iki tekne arasında görünen duvarın arkasında
ben, koca kıçım ve milo.. tablo gibi..
bu fotograf bana çok şey anlatıyo.. küçük oğlan çocuğu, büyük kazağıyla denize hükmederken..
ağzım kulaklarımda
tatlılar beee!!!

17 Kasım, 2005

DİLAY FİRARDA 1


beciklerim ve ben st. tr. dolaylarında





hehe:)





şuna bak sen!

ara sokaklar..
vee kopeeeeek!!



bu cafe st tr.nin en ünlü cafesi imişşş


benim bakışımdan.!







bizim gecekondular gibi mi görünüyo?

tabela..

kubilayın deyişiyle (pek çok güldüm ben) dilay firarda'nın gecikmeli fotoğrafları.. ilginç hiçbi şey yok fotoğraflarda, klasik tatil, anı fotoğrafları bebe becik..
şu sıralar garip şeyler yaşıyorum biraz, sanırım ayarım yok benim ya da dünyada gerçekten alkol kardeşliği diye bişey var:) evimizin babası jerome' dan bahsediyorum, sabahlara kadar içen, sarılıp ağlayan, her gece aynı kötü çocukluk anılarını anlatan iki korkunç tipleme olduk:) biri 46 yaşında bi fransız gazeteci, biri 25ine yakında gircek olan ve bundan ödü patlayan ne geçmişi( ben o geçmişin taa..) ne geleceği olan, bi süredir zamanını ordan oraya gidip alakasız ne kadar iş varsa( geçenlerde bi yerde okudum fransadaki çalışma saatleriyle ilgili bi yazıydı, 1900 yılında fransada haftalık çalışma saati şuymuş: 70 saat+bir gün izin. sonra bodrumdaki son resepsiyonistlik maceram geldi aklıma, haftada izinsiz 84 saat çalışmak, 105 yıl önce bile-oha ya koca bi asır- burda böyle bişey sözkonusu deilmiş! ve neden burda olduğumu bikez daha anladım, burdaki şuan yasal çalışma saati haftalık 35 saat, 2 gün izin ve yıllık 5 hafta ücretli izin, fransa bu konuda avrupada ikinci sırayı alıyo, norveç 32 saatle başı çekiyo ki orası ayrı bi inanılmaz, çocuk yapınca anneye 3yıl babaya 4 ay izin gibi..) onu bunu yapmakla geçiren bi türk kızı(tamam betimlemede kendime biraz torpil geçtim).. ve geçenlerde bana kaderin bizi karşılaştırdığını falan söyledi(düşün artık alkolün seviyesini:) bu arada şöyle bi yanlış anlamayın ayarı geçiyim, evimizin annesinin hastasıyım, arada kesinlikle bi hinlik fesatlık koca çalmaca yok.. ikimiz de hastasıyız hatunun:) hatta bazen ne mükemmel kadın be şu Laetitia diye kadeh tokuşturuyoruz.. jerome'un brigitte bardot'yla yok serge bilmem neyle(soyadını unuttum adamın, fransanın en ünlü şarkıcısıymış zamanında, yani herkesin tanıyıp bildiği, ister istemez sevdiği, bizim barış mançomuz falan gibi, fransız şarkıları dendiğinde ilk akla gelen melodilerin yaratıcısı) geçen bi çocukluğu olmuş, babası buranın ünlü kalp cerrahlarındanmış hatta dünyada ilkkez bilmem neyi bulan adammış falan.. dolayısıyla çok renkli bi insan kendisi, bi o kadar da bedbaht:) içinde o kadar çok şey birikmişki yıllardır, kusarcasına anlatıyo.. hep bişi yapmak istemiş bi türlü olmamış, düzenin çarklarına bi türlü kaptıramamış mı desem kendini tam da kaptırmış mı desem bilemedim .. dayanılmaz yalnızlığını yenmek için kadın yapmış, çocuk yapmış, kariyer yapmış ve sonra bi bakmış 46 yaşına gelmiş.. bana çok dokunuyo halleri.. ve yaşadıklarım gerçekten garip, ibret verici, önümde arayıp da bulamadığım ciddi bi alkolik vakası.. alkolün yorduğu bi bünye, alkolün esir aldığı bi hayat ve feci bi ölüm korkusu yine alkol masasında tartışılan.. korktum.. neyse ya ben saint tropez'yi anlatçaktım.. (bu arada bunu da demeden geçemicem, benim hallerimi ,gelişimin hemen ardından anlamış jerome ve de karısına söylemiş hemen, endişelenmişler biraz, sonra sorumluluk duygumun alkolün önüne geçtiğini görüp beni sevmişler, çok sevmişler hem de.. bu, bana ne kadar iyi hissettirdi, ne yazsam anlatamam, herkes herkesi bu kadar ön yargılarken.. bana inanılmaz destekler! dilay çok cesursun, dilay çok iyi şeyler yapcaksın sen hissediyoruz, evet dilay hayatının insanını bulcaksın bigün, seni anlayan insanlarla karşılaşcaksın, biz burdayız, sana yardım için.. yalan dolan, boşversene inanılmaz iyi hissettiriyo bunlar ve bazen ömrümün sonuna kadar burda onlarla kalabilceğimi hissdiyorum..)

neyse saint tropez epey uzakmış parise:) 8-9 saat arası.. saint tropez tabelasını gördüğümde ilk işim tüm görgüsüzlüğümle fotoğrafını çekmek oldu.
bu arada saint tropez'nin olayı şuymuş: zamanında gayet kendi halinde bi yerken brigitte bardot'nun burdan ev almasıyla dünya çapında turistik bi yer haline gelmiş işte, niyeyse hiç orayla ilgili bişiler yazasım yok, üzerinden zaman geçti çok belki de ondandır, ya da çok ilginç deildi, bodruma benzettim biraz:) neyse işte fotoğraflar ortada..
bu arada bu yazının başlığı neden dilay firarda 1, yakında barcelonaya gidiyorum, yani maceralarımın sonu gelmicek umarım.. yılbaşını bernamla geçircem. bernayla çok değil 2 sene önceki yılbaşımı düşününce tüylerim diken diken oluyo.. inanılmaz bi zavallılık içinde yapayalnız, kendimiz çalıp kendimiz oynamak suretiyle(hepsinin kamera kaydı var malesef) çılgıncasına rakı içip( ahhh o mezelerrrr...) hayatımızın hiç değişmiceğini içten içe düşündüğümüz bi yılbaşı.. ve şuna bak iki sene sonra, berna evli! barcelona' da, ben alakasız pariste.. ve yılbaşını kutlamaya barselonaya gidiyorum..
neden trye gelmiyorum?? çook nedeni var ama en akla sığanı tabii ki parasal nedenler..
bi de kırk yıllık "cif"in sif olmasına çok bozuluyorum ben yaa..





08 Kasım, 2005

BURALAR YIKILIYO!!

Olayların on ikinci gününde ancak duruma aymış bi insan olarak ve de aldığım telefonlar sebebiyle bi iki satır bişeyler yazıyım dedim.
Evet, fransa sıçmış durumda( buna benim ekleyebileceğim bi yorum yok sanırım), ama olaylar burda televizyonda görüldüğü kadar yoğun yaşanmıyo desem bana kim inanır?
ben parisin bi banliyösünde oturuyorum, şansıma(!) türklerin yoğunlukta olduğu bi semt, ve ben bu olaylardan babamın korku dolu sesiyle bana telefon açtığı kadar etkilenmedim, tabii bunda benim hiper duyarsızlığımın da etkisi var...
olay aslen şundan ibaret;
densiz bi adamın yaptığı(sayın sarkozy) dengesiz bi açıklama sonucu(kendileri buna talihsiz bile demiyolar) ergenlik çağındaki veletlerin bilgisayar oyunlarındaki sanal dünyayı gerçeğe taşıma girişiminden başka bişey deil, orda nası yansıyo bilmiyorum ama bu olayları yapanların, yıkan yakan kısmın hepsi 13 14 yaşlarında çocuklar.. yani sosyal bi ayaklanma falan deil, evet fakirler işsizler itilmişler bezmişler ama bence bilinçli bi durum yok ortada.. bu çocuklar amerikan filmleri ve bilg. oyunlarıyla büyüdüler ve sanal dünyayı gerçeğe taşıyolar, üstelik öylesine de aptalca ki, salaklar yine fakirlerin arabalarını yakıyolar(çünkü zengin semtlerde polis feci önlem almış durumda), yani bilinçli bi hareket olmadığı kesin,revolution falan olduğu yok.. neyse bilinçli ya da bilinçsiz ortalığın amına koydular ve fransada 1955 yılından beri 3. kez olağanüstü hal ilan edilmek üzere, birincisi cezayir savaşı ikincisi 68 olayları.. üçüncüsü de dilayın gelişinin şerefine hadi bi yakıp yıkalım olayı:)
sokağa çıkma yasağı yolda..
hakkaten gittiğimiz her yere bela mı götürüyoruz diye de sormadan edemedim kendime duygu- new orleans olayını da düşününce..
neyse ben duyarsızım, bilmiyorum neden hiç bişey şaşırtmıyo artık beni, beni yaksalar burda son çığlıklarım eminim yine aynı olcaktır..

03 Kasım, 2005

SIRADAN Bİ GÜN!

Saatimi 06:50ye kurmuştum gece, sabah kursa gidicektim, erken kalkıyım da adam gibi kimse uyanmadan duşumu alıyım kahvemi içiyim, güne sakin başlayım istedim, koşturmaca olmasın, bikaç gündür sinirlerim bozuktu, bugün iyi geçsin istemiştim tüm iyi niyetimle.. sen misin güne güzel başlamak isteyen seni gidi zavallı insancık, dedi...

Günüm yanlışlıkla üzerine bastığım köpeğin çığlığı sonucu bütün ev halkının uyanmasıyla başladı, köpekten sonra duyduğum ikinci ses “günaydın bebeğim”diye tüm sevecenliğimle yanına gittiğim Milo’nun(3 yaşındaki) klasik günaydını olan “kötüsün, defol”uydu, sonra banyo tıkandı, klozetin kapağı elimden kaydı ve kırıldı vs..
Ben trene son anda yetiştim yine bisikletle 18 kaza tehlikesi atlatarak.. ve tren gelmedi, evet derse geç kalcaktım..
Bi sonraki trene bindim suratımda bi paris klasiği olan parisien bi suratsızlık, yanıma hayatımın aşkı yerine kokan bi adam oturdu, karşımda da belli ki yeni aşık bi çift, yapış yapış, kızın elinde bi çiçek.. aşk da yalan çiçekler de herşey yalan zaten batın hepiniz..dedim..

Sonra sırayla metroları son anda kaçırdım.. metroda karşımda süper tiki bi kız(bu cici kızlar esnerken maymuna dönüşmekten ve makyajlarının bozulmasından korktukları için esneyemedikleri esnemelerini nerelerine sokuyolar,soru 1) ve yanında elindeki sandviçi sanki otuz saniye içinde ve maksimum şapırdayarak ve ağzının içindeki tüm ayrıntıları göstererek ve de gözlerini alabildiğince açarak yemezse cezalandırılcağını düşünen bi zenci.. o sırada kulağıma “sensiz olmaz”ı söyleyen bülent ortaçgil ve sızlamaktan birazdan düşmesinden korktuğum burnum..(bu arada alakasız ama fransızların yemekten sonra peynir muhabbetinin yemekte doymayıp hadi biraz da peynir ekmek yiyelim de karnımız doysun mantığıyla ortaya çıkmış olmasından fena halde kıllanmaktayım)

Bütün kırmızı ışıklarda, hiç atlamadan hepsinde durduktan sonra derse bi hayli geç kalmıştım tabii ki.. çekiklerden oluşan sınıfıma girdiğimde bi de hocanın azarlamasıyla tam oldum.. ve sonra sorular ardarda gelmeye başladı, allahım neden bu çinlilere fransızca konuşma yasağı konmuyordu, olmuyodu işte bariz olmuyodu, konuştuklarını kendileri bile anlamıyolardı ayrıca dalga geçer gibi neden hepsinin adı çing ya da çungdu, hoca hangi birine adını sorsa o ince sesleriyle “çing” ya da o tarz bişeyler demeleri beni benden alıyodu.. tanrım nası bu kadar antipatik olabilirlerdi, bi de üstüne üstlük neden bu kadar çoklardı, bunun önüne geçilmeliydi artık! Tek çocuktan fazla yapma yasağından ziyade soyları tükenene kadar çocuk yapma yasağı falan konulmalıydı, tanrım bana neler oluyodu, neden bu kadar iğrençtim??
Özlemekten yoruldum artık birilerini sanırım sorun bu biraz, sürekli yanımda taşıyıp hiç
özlemek zorunda kalmıcaam bişi yok mu(bu da soru ama çinlilerden sonra kaçıncı soru olduğunu hesaplayamadım).. derken karnıma saplanan bi ağrıyla kendime geldim, evet kanlı bi bi hafta başlamıştı..
evet regl olmıcak ya da olmamış olsam trendeki o çifte bakıp yalan işte demicektim ya da karşımdaki kızın esneyememesine, durduğum kırmızı ışıklara sinirlenmicektim belki ama şimdi olmasa bi dahaki ay olcaktı, yani hayatımın yarısını diğer bütün kadınlar gibi kıllanarak, ağlayarak ve söylenerek geçirmek zorundayım.. neyse..
Dersten çıkıp dolaşcaktım normalde ama regl olunca bütün hevesim kaçtı, ders bitti, teoman “çok güzel hala istanbulda sonbahar” diyodu (aslında yanıma bi teoman kaseti alarak günümün kaderini çizmiştim), artık kırmızı burnum ve dolu dolu gözlerimle iyice zavallılaşmıştım ki bi türk lokantası gördüm, iki kelime konuşurum hem, hem de acı bişiler yerim diye girdim hemen.. karşımda iki tane hanzo, türk olduğumu öğrendikten otuz saniye sonra “kız, seni arabaynan gezdirelim mi” diyerek, son satırlarımın sikerim istanbulunu da özlemini de olmasına sebep oldular.. üstelik ordan çıktıktan sonra adını gördüm mekanın: M
c Döner
allah kahretsin gerçekten kahretsin..
Allaam ya nerelere kaçsam, naapsam ben.. aa hayırdır ne çok allah dedim kırk kere söylersem gerçek olur mu?

30 Ekim, 2005

PARTY TIME!!!

Ben döndüm tatilden ama şimdiden tatil fotolarımı falan sergileyip sinir bozmıcam:) bi de tatilden de ötesi var anlatmak istediğim..
Burda bi kızla tanışmıştım daha doğrusu zorla tanıştırılmıştım bir ay kadar falan önce(kimseyi tanımamamdan ötürü ailenin ciddi kaygıları olduğu dönemde), Jerome’un bi akrabası(jerome işte, evin babası) Camille diye bi hatun, telefonla zorla aratıp buluşturmuşlardı bizi ve hatun sevgilisiyle gelmişti falan ama kafa bi kızdı iyi geçmişti, ama ben bi daha aramadım tabii ki de bi yabani olarak. Neyse işte o aradı geçenlerde evde bi parti veriyomuş beni de davet etti, şaşırdım tabi bi kere gördüğüm, üstelik fransız olan birinin bu yakınlığı karşısında.. parti tatilde olduğum döneme denk geliyodu neyse ki derken bunu duyan Laetitia ve jerome bu incelik karşısında mutlaka partiye gitmem gerektiği kararını alıp erken dönüşüme karar verdiler.. uzun bi bilet arama macerasından sonra cumartesi akşam sekizde burda olcak şekilde bi bilet bulundu(parti dokuzdaydı). Gecikmeli de olsa partiye katılcaktım, Camille arandı adresler falan alındı, bu arada küçük bi ayrıntı vardı adresi bana verirken sokak ismiyle apartman nosu arasına sıkıştırılan, bu bi halloween kutlamasıydı, cadı olmalıydım falan işte.. hah dedim tam benlik! Onca tanımadığım insanın arasına üstelik gecikmeli olarak gidip bi de maymunluk yapçaktım, gerçekten oldu gözlerim doldu haykırışı patlayıverdi içimde.. ama Saint Tropez den gerekli malzemeler alındı falan.. cadı olcaktım.. tüm ihtiyacım olan buydu zaten!!
Herşeye rağmen dün gece ordaydım işte, anlatmak istediğim mevzu da bu(peki bu nassı bi türkçe sorarım size?); bu, aslında bi taşınma kutlamasıydı onlar için ama benim için insan içine çıkışımın kutlamasıydı, ben aslında kendimi kutluyodum bu insan içine isteksiz de olsa çıkışımdan ötürü..
On gibi ordaydım bi yarım cadı olarak, herkes sevecendi, fazla ürkütmediler beni(tabii bu beni hemen yine derin düşüncelere itti, şuna bak’dı elalemin gavurları benle daha çok ilgileniyolardı-zira burdaki şu türk kız daha bi kere bile aramamıştı bikaç kez bürosuna gittiğim halde- allah belasını versindi bu türklerin, ne biçim insanlardık biz bööle, evet evet ordan kaçmakla iyi etmiştim falan diye devam eden bi söylenme silsilesi..), ben hemen alkole saldırdım tabii doğal bi tepki olarak.. ve gece başladı..
Payıma ilk önce bilin bakalım kim düştü, bi çocuk beni nası kesiyo nası kesiyo ama belli deil ve nası feminen o hiç belli deil, tabii ki bir gay oğlancık! Allaam yaa dedim nedir bu, anlamadım ki niye bakıyo zırıl zırıl gay işte(bu arada gelip yanıma oturmalar, sonbet çabaları, bi ilgi bi ilgi), bi de gizli falan deil yani götü başı ayrı oynayan cinsinden.. neden acaba diye ciddi ciddi düşündüm acaba alnımda bi yakınımın gay olduğu falan mı yazıyodu ya da neydi nedendi ama son maceralarından ders almış uslu bi kız olarak hemen yanından uzaklaştım..
İkinci olarak şansıma gecenin şişkosu düştü, hemmen uzaklaştım ordan acaba iyi bi insan olabilir mi diye bile düşünmeden.. iyi olabilirdi ama şişkoydu ve ben bu konuda yine geçmiş tecrübelerimden dolayı takıntılıydım, iğrençtim. Bu arada ben nasıldım filintamıydım, tabii ki de deildim ama burda bayaa zayıfladım denebilir, yıllardır görmediğim ilginç insan uzuvları keşfetmekteyim vücudumda, mesela benim bi belim varmış, sonra kemiklerim falan:) pantolonlarımın içinde takla atmasam da düğmelerini kullanmadan çıkarabiliyo olmak ciddi bi zayıflama belirtisi benim için, neyse işte bunun da verdiği şımarıklıkla hemen başka bi yere oturdum..
bikaç saçmasapan insandan daha kaçtıktan sonra oturduğum yerden çeşitli triplere girmeye başladım; bi kız vardı aynı evrendi, deliydi, bütün gece kendi kendine abuk sabuk dansedip eğlendi(bu arada ortamda shakira falan eşliğinde danseden bi grup kız vardı), şu kızla oğlan aynı mehmetle ben gibiydiler, danseden çocuk onura benziyodu(tokgöz olan onura, bernacığımın sevgili erine yani) ahh berna.. armağan nerdeydi nie yoktu, abim de olsaydı şu oğlancıkla nasıl eğlenirdi, istanbuldu ayşegüldü, ahmetti, eskişehirdi sinemdi tuğçem napıyodu, duygu da okyanus aşırıydı,ya kubim napıyodu, seçkin olsaydı yarın bana çorba da yapardı masaj da(başım kesin ağrıcaktı), ati olsa şunu kesin beğenirdi ama yoktu böhü böhee şeklinde kendimden geçmeye başlamıştım ki olan oldu ve o şarkı başladı, zaten dağılmak üzere olan beni bitiren şarkı: love me two times(doors).. ve dansetmek için ayağa kalkan Camille ve sevgilisi, gözümün önünde ersunla benim bu şarkıda danseden halimiz vardı, bizim şarkımızdı ya.. ne çok insanla ne çok bizim şarkımız vardı.. neyse işte o sırada suratım öyle bi şekil almış olcak ki biri yanıma gelip iyi misin diye sordu, şarkı dedim, kötü anılar.. ve çocuğun şarkı dilaya kötü şeyler hatırlatıyomuş kapatın diye bağırmasıyla kendime geldim, şarkıyı değiştirdiler.. suratımın nası bi şekil almış olabileceğiyle ilgili fikirler yürütüp biraz eğlenmeyi denedim.. sonra ortam iyice kalabalıklaştı ve kalabalıklaştıkça malesef şairlerin de dediği gibi ben iyice yalnızlaştım.. bi ara kendime “yok olmuyo ben beceremicem bu yeni hayat kurma meslesini, en iyisi döniyim ben yine eski bildik hayatıma ve sevdiklerimin benden bu kadar uzak olmadığı yere, ülkeme”dedim, ciddiydim.. ama bunu düşündükten beş dakika sonra biriyle konuşurken, ee niye burdasın ne yapmak için geldin fransaya sorusuna bitti çünkü orası, türkiye benim için bitti, orda yaşamak istemiyorum daha fazla, dönmicem derken buldum kendimi, ve gece boyunca bu soruyu en az on beş kişi sordu ve hepsine de nası becerdiysem farklı cevaplar vermeyi başardım, yalan söylemek değildi amacım ama sanırım gerçekten bi çırpıda ağızdan çıkıcak, bi tane ve somut bi nedeni yok bu sorunun.. sanırım ben hala bilmiyorum neden burda olduğumu, tek bildiğim orda olmak istemediğim, niye? Neyse.. gecenin tartışma konusuysa benim nerden geldiğime dairdi, bi grup asya(çin ve dolayları) diye diretirken daha büyük bi çoğunluk latin amerikalı veya ispanyol olduğumda diretti ve türk olduğumu her söylediğimde(bu geldiğimden beri böyle) hep aynı tepki “c’est pas vrai!” yani hadi canım gibi bişi.. ve mevzu hemen avrupa birliğine bağlanıyo, zira şu sıra yine acaip gündemde türkiye ve çok garip bişi burdan türkiyeyi izlemek haberlerde.. halk arasında izlemek de çok garip, mesela bi çoğu türkleri arap zannediyo ve bizim arapça konuşmadığımıza ve latin alfabesi kullandığımıza pek şaşırıyolar..
neyse işte gece bu şekilde geçti, vukuatsız sayılabilir.. bizim partilerden pek bi farkı yoktu adına parti denmesi, co’nun bi olay haline gelmeden sessizce aramızda dolaşması(ben yakınından bile geçmedim o ayrı), shakira eşliğinde dansedilmesi, gece sonunda kusan sıçan sızan birilerinin olmaması ve komşuların o yüksek sese rağmen yukarı çıkmaması dışında..

gecenin sonunda bi grup fransızla oturup, onlar fransız olduğu için orda özgürce yaşayabiliyoken ben trde doğdum diye, onlar gibi orda öylece oturabilmek için harcadığım çabaları anlatıyodum, olcak artık o kadar içkiden sonra:) ama o zavallılar da beni şaşkınlıkla dinleyip acımakla hak vermek arasında gidip geliyolardı ve kahrolsun bu adaletsiz dünya şeklinde serzenişlerden sonra sabaha karşı yattık..
Yalnız yattım. Biriyle yatabilirdim, imkanım vardı. Hatta istedim biriyle uyumak ama biriyle uyanma fikri korkunç geldi.. sabah erkenden kaçtım kimse uyanmadan ve bütün gün yemek yedim:) midem ağrıyo:(

22 Ekim, 2005

BİZİM SAINT TROPEZ CANIM:)

Ben yarın Saint Tropez'ye gidiyorum, evet televolelerdeki Saint Tropez:)
Ekim sonu tatilimi bu şekilde değerlendiriyim dedim:p
Aşağıdaki foto olarak görünmesi gereken ama beceremediğim için anlamsız boş bi kutucuk gibi görünen şeye tıklayınca karşınıza çıkcak olan fotolar işte oraya ait ve ben bunu nası becerdiğimi kesinlikle bilmiyorum ve başka türlüsünü de beceremediğim için bu aptal kutucuğa(gerçi cuk ekini kullanamayacağımız kadar büyük kendisi:) tıklamanız gerekçek, bi hafta sonra işallah kendi çektiğim fotoları koyarım, becerebilirsem..

15 Ekim, 2005

BEN ZENCİYİM..

Bugün köprümdeydim, evet köprü üstü aşıklarının köprüsü, ben de köprü üstü aşığı olması imkansız biri olarak köprüme aşığım..
haftasonları çalışmıyorum ve yeterince saçmalamaya vaktim oluyo.. genelde çıkıp saçmasapan bişeyler aldıktan sonra köprüme gidiyorum elimde poşetler.. gerçi bi süredir gidemiyodum biraz korkmuştum orospu zannedilmekten, yani adamin beni orospu zannetmesini birak tavri pek bi korkutmuştu, hadi polise gidelim ben kendi ülkemdeyim tavri yeterince sinir bozucu bi tavirdi!!
neyse iste bugün gittim yine elimde 6li bi paket birayla, kartonu yırtmamla biralarin çevir aç kapak olmadığını anlamam ve artık yanımda açacak taşımamanın pişmanlığını yaşamam ve yanıma bi zencinin gelip benden sigara istemesi hemen hemen aynı anda oldu, sigara verdim ve biramı açmasını istedim, sonra bira istedi sonra yanıma oturdu, sonra ona acilen bi önce başıma gelen hikayeyi anlattım bana orospu muamelesi yapmaması için, hatta abartıp zenci beyaz ayrımından falan dem vurdum, hemen çakal tavrını kaldırıp kendini toparladı ve güsel güsel sohbet etmeye başladık.. 24 yaşındasın di mi dedi, ilginçti çünkü yaşımı pek göstermiyorum hep daha küçük zannediyolar, şaşırdım nası bildin dedim, alnımdan anladığını söyledi ve de gözlerimdeki ifadeden, sonra mart doğumlusun di mi dedi, şasırdım, sonra da on martta mı doğdun dedi yok dokuz dedim ama o sırada gözlerim de dokuz olmuştu şaşkınlıktan:)
co içiyodu, kullanıyomusun dedi hayır dedim, yanımda co üstüne co içti ve ben süper bi iradeyle bi fırt bile almadım ama çok güsel kokuyodu şerefsiz co.. sonra başka bi arkadaşı geldi, daha zenci ve de daha korkunç ki benim zencilerden zaten garip bi biçimde korktuğumu düşünürsek alkolün etkisine rağmen kendimi biraz sıkıştırılmış hissettim, pariste, pont neuf üzerinde tek başına bi kızcağız elinde birası ve etrafını saran iriyarı iki zenci.. ikinci zenci artık nası asıldı belli deil, uçmuş durumdaydı, ona lezbiyen olduğumu söyledim ve saatlerce kadınların nesini sevdiğim üzerine konuştuk ben de bu konuda antreman yapmış oldum:) ama yine de erkekleri de sevdiğimi söyledi bana, erkeklerin sözlerini.. yok dedim, erkeklerin kollarını evet ama sözlerini asla.. sarıldı bana,zorla, bana babamı hatırlatıyosun sadece seksüel hiçbişey hissetmiyorum dedim ve saatlerce seksüel bişeyler hissetmem için uğrastı ve bende inatla hiçbişey hissetmedim üstelik zenciydi üstelik erkekti ve de üstelik her zaman dediğim gibi karşısında bi dilay vardı.. boşuboşuna yordu kendini, ben tam artık iyice baymışken durumdan bi ses geldi ateşinizi alabilir miyim diye(fransızca tabe) bi baktım, o!! evet benim nisanda aynı koprüüstünde tanıştığım ve sinemaya götürdüğüm adam:) beni hatırladı.. hatta ona bıraktığım notu ve bi şişe birayla bi kutu kolayı da.. bu hikayeyi anlattıklarım bilirler hakkaten çok tatlı bi hikayeydi ve onu görünce sanki yıllar önce kaybettiğim birini görmüşçesine içime bi sevinç doldu ve nerdeyse boynuna atladım, nerdeyse deil, bariz boynuna atladım:) hem zenci de diil kendisi:) armağanın dediği geldi aklıma, bana giderken ordan şey demişti, sanki sen o köprüüstündeki herifle takılcaksın gibi geliyo aşa hadi neyse demişti , işte benim arkadaşım, beni yeterince tanıyan bitanecik arkadaşım..
ve akşam ben köprüüstünde üç tane homeless(böylemi yazılır ondan da emin deilim ya hadi neyse)la birlikte içiyodum, iki zenci bi beyaz hepsi evsiz ve bağımlı ve aralarında bi dilay, bi türk kızı, korkusuz bi dilay, alkolün verdiği cesaretle kendini çok güçlü zanneden bi dilay..
sordum kendime neden diye, neden hep böyle, ben neden hep bu kaybedenlerin arasındayım yeterince kaybeden olmadığım halde, sonra bi zenci olduğuma karar verdim ama buna gelene kadar geçtiğim aşamaları anlatmak şuan çok zor.. ben nerden buluyorum bu adamları ya da onlar beni nası buluyo, paristeyim, bişeyler yapmaya, bi şekilde hayatımı kurmaya ve kurtarmaya çalışıyorum ama işte hep bunlar çıkıyo karşıma ve ben bugün burda hiç olmadığım kadar kendimdim, rahattım, olmak istediğim yerdeydim onlarlayken.. neyse ne demek istediğimi anlatamıyorum pek kafam yeterince güsel yine..

ve ben gerçekten hiç olmadığı kadar kendime döndüm burda.. çok normal aslında hayatımın hiç bi döneminde böyle yalnız olmamıştım.. hoşuma gidiyo diyemem ama hiç düşünmediğim kadar düşünüyorum kendimi ve bakıyorum kendime, kendimi güsel bile hissediyorum artık, çok akıllı olduğum ve de kimselerin bana layık olmadığı düşüncesi bile yeşermeye başladı içimde.. sınırdayım.. kalmakla gitmek arasında.. yaşamakla yaşamamak arasında.. yalnız olmakla kalabalığa karışmak arasında.. sınırdayım.. bi tarafa geçmekten korkuyorum çünkü biliyorum ben dönmem gittiğim yoldan.. ben ben ben.. işte durum bundan ibaret bu yalnızlığın içinde daha başka türlüsünü de bekleyemezdik heralde..