20 Kasım, 2007

EMMA VE GREV

Bu feysbukun içinin boşluğu sanırım beni kamçıladı, yazasım geliyo artık. Herkes orda birbirine dansöz falan yollayıp yumurtadan ne çıkacağını beklerken (önce çok tepki verdim şimdi oyun gibi geliyo, yani en azından benim üzerimde amacına ulasmış durumda feysbukçu abi), benim burda yazasım geldi sinsi sessiz aahh o eski bloglar nerdeee deyu deyu:) (mektuplar mail, mailler blog, bloglar myspace, myspace facebook olmuşken ve ben tüm bu süreçte burda olmaktan gurur mu utanç mı duysam bilemezken, bi de nerdee o eski bayramları düşününce garip bi ürperti duyup bu parantezi kapatmaya karar verdim).
Şimdi, iki olay yıkıyo Paris'i şu sıra: Grev! Bizim gibi, ülkesinde grevlerin pek olmadığı olsa da hemen copların, burnuna burnuna sallanan işaret parmaklarının falan devreye girdiği bi ülkenin vatandaşları için bu grev işinin ciddiyetini anlamak zor. Bunu anlatmak da benim üzerime vazife olduğundan anlatıyorum şimdi:
Bu sncf ve ratp denilen ve burdaki bütün ulaşım araçlarını (tren, metro, otobüs) tekelinde bulunduran kurumun çalışanları taa yıllaar önce biraz imtiyazlılarmış diğer çalışanlara göre. Yaptıkları iş ağır iş kabul edildiğinden (yani muhtemelem o sıralar yol çalışmaları vs yapılıyodu) diğerlerinden erken emeklilik, emekli maaşının 2700 euro olması, kişinin ölümü akabinde tüm haklarının ailenin diğer bireylerine geçmesi vs gibi taşşaklı cinsten diyebileceğimiz imtiyazlara sahipler bu amca ve teyzeler.. E devlet bigün bunları kaldırmak istemiş yavaştan sanırım 1968 yılında. E amcalar o imtiyazları kaybetmek ister mi? Grev yapmışlar bakın bakalım nooluyo diye, yasa geri çekilmiş tabi. Ve adamlar 40 senedir her bu konu gündeme geldiğinde anında greve başlıyolar ve geri adım atılıyo.. Yani bu bi döngü, bu saçmalığın daniskası! E sarko amca da çok sayko olduğundan geri adım atmam diyo (e haklı da çünkü olayın bi çıkışı yok), onların o imtiyazlara sahip olabilmesi için gereğinden fazla vergi ödeyen halk da durumdan şikayetçi olduğu için greve dayanıyo! (Annemin yorumu; ooo bizde olmaz ki öyle grev mrev, dolmuşçuların uyanıkları iki katı paraya çalışır, taksiciler birleşir falan bi şekil halk perişan olmaz. Evet anne, biz olayın çakallığını bi şekilde bulup grev falan yaptırmayız canım ülkemizde, türkün gücüne hiç bişey yetişemez:)
Ve işte le bordel! (bordel fransızcada kerhane demek ama karışık durumlar için de kullanılıyo, dağınık, düzensiz, keşmekeş filan anlamında ve bütün küfürler gibi kelimenin anlamını ikiye katlıyo).
Paris'te grevin ikinci haftası ve sonuç: normalde sabah ve akşam saatlerinde en geç 2 dakikada gelmesine rağmen yanındakinin kafasını ısrmak zorunda kaldığın metro 45 dakikada bire falan inince(bazı hatlarda hiç metro yok) tam bi bütünleşme sağlanıyo, artık o topluluk "bir" insan oluyo, tüylü paltoların üretimi durdurulsun gibi cin fikirler beliriyo insan zihninde önündeki kadının paltosunun tüylerini çiğnerken. Metroda dik bile duramıyosun, garip eğik bi pozisyonda ayakların yerden kesilse bile kımıldayamıcak şekilde yapıyosun yolculuğunu, inmen gereken yerde inebilmen bi mucize, sosyal hareketler karşısında sadece o hareketin içinde olmadığı için inanılmaz bir dayanışma içinde olan insanlar , bir sohbet, bir muhabbet, espiriler kahkahalar havada uçuşuyo (ama gülünce kımıldadığın için canın daha çok acıyo ve paltonun tüyleri burnunu kaşındırdığı için daha acınası bi duruma düşüyosun).. Tabi bunlar başına o metroya binmeyi başarabilmişsen geliyo. Onun dışında insanoğlu elindeki tüm imkanlarla sokağa çıkıyo sabahın en erken saatlerinde; bisiklet, scooter, kaykay, paten, roller ve biricik sadık ayaklarıyla. Hayır arabası olan da yaşamadı çünkü trafik akıllara zarar, 5km 1 saat 15 dakikada falan alınıyo.. Arabalar bisiklet ve otobüsler için ayrılmiş şeritten gidince otobüs içindekiler metro+araba içindekilerin durumuna maruz kalıyo, dabıl etki (tabii yine otobüs bulabilmişlerse), e bu sefer bisiklet ve motorlar kaldırımda sürmeye başlıyo ki bırak motoru burda kaldırımda bisiklet sürmenin cezası var.. derken.. şakır şakır yağmur yağıyo bu arada istisnasız.. Ne fransızın kibarlığı ne insanın insanlığı kalıyo:) -annem demedi ama bizde insanlar yumruk ve cinayet yoluyla da bu işe son verebilirdi pek tabi, kır iki üçünün ağzını bak bakalım yapabiliyolar mı grev bi daha:)
Ben de diğer herkes gibi biter bir iki güne diye işten 2 gün izin alıp baktım ki grev bitmicek ama ben işimden olcam düştüm yollara iki gündür (evet iş buldum, şimdi de sekretercilik oynuyorum ama tırnaklarıma oje sürmüyorum), inceleme aşamasında olduğumdan komik geliyo henüz, iki gün sonra sinirden klavyeyi yeme riskim olduğundan bir an önce yazayım istedim.
Bi de Emma var. Bi tane adam çıktı piyasaya, 32 yaşında (tabi göremiyoruz kendisini şapkası ve karanlığı var). Emma adlı sevgilisi tarafından terk edilmiş ve onu geri elde etmek için herşeyi yapmaya hazır. Her dakka radyoda reklam geçiyo 1 haftadır, "emma seni seviyorum geri dön, paul" diye. Her yerde aynı cümlelerle afişler ve kızın resimleri, geçen çakmak aldım kadın bi paket bonbon verdi, yine aynı slogan paketin üzerinde. Adam paris sokaklarında hatunun fotoğrafını projektörle tüm binalara yansıttı vs.. aaaa ne güsel dedim ben aşka bak. Akşam Yoann'a anlattım. "Reklamdır o" dedi. Dudaklarım büzüştü "hayır aşk o" diye ama sesim de çatlak çıktı zaten kafamın çalışmaya başlamasıyla. Ufak bi araştırma sonucu, henüz açıklanmamış olmasına rağmen bunun Gaultier'nin yeni çıkardığı parfüm için reklam kampanyası olduğu sonucuna vardık. Fikir dahiyane bence, yani gerçek olsa çok hoş olurdu ama paranın insanın kafasını ne denli çalıştırdığını görünce zaten o kafanın enerjisini aşka harcamaması normal. Param olsa ben yapardım böyle şeyler diye düşündüm hayal kırıklığı içinde ve zaten bu yüzden param olmadığını anladım:) Bi hayalciler vardır bi de gerçekçiler.. ama ben Emma'ya ve bu hikayeye çok bağlanmıştım:(

19 Kasım, 2007

HEVES

Yabancılığıma yabancılaştığım andır bu an. Anların birleşe birleşe en küçük zaman dilimi olmaktan çıkıp bi sürece dönüştüğü zaman dilimi. Baslangıcını da sonunu da esasen bilmediğim bi zaman parçası. Elif Şafak'ın "Araf"ta özetlediği durum; insanın yabancı bi ülkeye gittiğinde ilk kaybettiği şeyin yıllardır en tanıdığı şey-ismi- olması, isminin noktaları, çengelleri.. Benimse bu durumu bile sanki hep böyle olmuş gibi kabullenmem..
Aylardır adam gibi bişey yazmadım ne buraya ne de burdan gizlediğim bi kağıt parçasına. Önce kimilerinin bende yarattığı eleştirilme korkusu (sanki her yazdığımla doğru mesajlar vermeliydim, dahası doğru olmalıydım, "yanlış" ve blog sahibi olamazdım zira) ve her yazdığım cümle rütükten geçebilmeli hissiyle yazamadım, sonra zamanla üşengeçlikten "ne gereği var"a kadar geldi işler. Yazmadıkça yazmayasım geldi.
Şimdi yazmam da ani ve köklü bi değişikliğin bildirisi falan değil. Hep olduğu, daha önceden de hep olduğu üzere canım istedi.
Bunları yazınca tekrar bütün hevesim kaçtı ya olamaz:(