27 Haziran, 2006

HİZMETÇİ ODAM

Sırf içmek için, bari hadi bloga yazı giriyim dedim, yani blog bahane şarap şahane:) Aslında yazcaklarım da yok deil ama çok yorgunum, saat gece 2 ve bacaklarımı sivrisinekler yiyo.

Hemen konuya girelim; Anne Brochet nooldu? Valla hiç ilginç bişey olmadı, kadın gayet arayıp randevuyu iptal etti , eski bakıcısıyla ortak bi nokta bulmuşlar sonunda, ne hoş, öyle dedi yani. Ben pek üzülemedim aslında, isterdim kendimi yerden yere vurmayı başıma bu da mı gelcekti diye ama bi önceki yazıyı girdiğim günü izleyen günlerde bu konuyla ilgili pek sevimli gelişmeler olmadı demekle yetinicem. Başka bi fırsat daha çıktı karşıma (yetinemedim yine de bi kısmını yazıyorum) ve beynimi yedim günlerce hangisini seçmek lazım diye. Ve burdan bi hayat dersi çıkarttı dilay: "kafanı öööle olur olmadık şeylerle sikme, bi dur, bi bekle, zamanla herşey kendiliğinden çözülüyo aslında" dersin adı.

Öteki teklife gelince; evet, bugün itibariyle teklifi kabul etmiş bulunuyorum, Paris'in yine güzel mi güsel köşelerinden birinde (bu sefer 7. arondisman) yeni evim. odam. (bu arada olaya bak dilay çeşitli dadılık teklifleri alıyo ve aralarında seçim yapmak zorunda kalıyo, Paris'in aranan dadısı dilay, gazetelere de çıkcam yakında, Paris'te bi Türk Kızı diye:)

Çalışma saatlerim: hafta içi hergün (çarşamba hariç) 16:30-18:00/18:30
çarşamba ve haftasonları boş (toplam haftada 8 saat)
okul tatilleri boş (ki burda 2 ayda bi 15 gün falan tatilleri var bu veletlerin)

Çalışma Koşullarım: 2 canavarı (biri 2,5 diğeri 4 yaşında iki oğlan çocuğu) okuldan alıp, hava güzelse parkta, kötüyse evdeki oyun odasında eğlemek, daha da
açık ve seçik olarak işim sadece bu iki veletle oynamak, ne banyo, ne ödev ne yemek hiçbişey yok. Noolcakki canım onları yapsan demeyin, bi veledi banyoya sokmak için günde 300kcal falan kaybedebilir insan
evladı ve ağlayabilir bile.. neyse yaşayan bilir bunu da..

Çalışma karşılığım: Bi oda( bu arada normalde Paris'te 10 metrekarelik bi odanın kirası 400 euro ve eğer çalışma karşılığı odayı alıyosan normali haftada 12 saat), bi binanın 7. katında. Burda "chambre de bonne"diye bi kavram var. Bu klasik Paris binaları yapılırken yüzyıl önce hemen hemen tüm binaların son katına bu 10 metrekarelik odalar yapılmış. Açılımı; hizmetçi odası:) ya da daha kibarca servis odası deniliyo ama göt kadar bi oda işte. Ama bu arada "ayy iğrenç hizmetçi odası" diye bi olay da yok, adı böyle bu odaların işte, deyimleşmiş burda kocakarı ilacı vb.. Neyse işte benim de bi hizmetçi odam olcak, 10 metrekare, içinde duşu ve mutfakımsısı var(ocak, evye, buzdolabı). Tuvalet koridorda ve yaklaşık 20 oda var katta= tuvalate mümkün mertebe girilmeyecek. Ama benim olcak. Herşey yepyeni olcak, ilkkez ben oturcam, duvarlardan biri turuncu olcak, bi masam, bi yatağım ve etajerlerim bile olcak, perde alcam kendime pencere ne kadar minimal olsa da, çöp kutusu, renkli tabaklar, şarap kadehleri ve hatta mumlar alcam. Duvarlara fotoğraflarımı ascam yine. Ayakkabılarımla girmicem, haftada iki kez düzenli temizlik yapçam. Yeni nevresimler bile alcam morlu pembeli.. ve sabahları çocuk çığlıklarıyla uyanmıcam.. anahtarım olcak.. dolabımda koliyle aldığım biralarım, soğuk suyum, rejim yapmak istediğimde gereken meyvelerim olcak, bi köşede şarap şişelerim (özellikle rozeyi dolaba koymak lazım), trden getirceğim biber salçam bile olcak. Musakka falan yapçam kendime ya da tarhana çorbası sabahın köründe (burda çorba sadece akşam yemeklerinde içiliyo, bırak sabahı öğlen bile çorba içsen deliymişsin gibi bakıyolar sana, peyniri sabah yediğinde verdikleri tepkiyi ise anlatmaya cesaretim yok)..

Neyse işte bana bi de para vercek bu garip insanlar. Yok dedim ben para istemem, normalde oda karşılığı 12 saat, hem 8 saat yapçam bi de yok dedim daha neler para falan.. Yok dediler, ee para vermezsek naapçaksın? Çalışcam dedim. İyi de hem okula gitcen, bi yandan bizim çocuklara bakçan, diğer yandan nası çalışcan ölürsün dediler. Evet dedim zor olcak ama yaparım ben. Yok dediler, adil deil, sen çalışma biz sana para verelim, ne kadara ihtiyacın var. Çüşşşş diyemedim ama daha neler dedim, ben para istemiyorum bana ne kadar diye soruyosunuz falan da derken neyse amma uzattım ha ben baydım, bunlar bana haftada 100euro da para vercekler.

ANLAMAYANLARA: Ben şu an burda 30 saat çalışıyorum(+2 akşam babysitting) ve bebelerle oynamaya bile vaktim kalmıyo banyodur, yemektir, ödevdir, çamaşırdır derken. Haftada 70 euro para veriyolar. 3 çocuk. Haftasonum asla boş deil kesin babysitim var, cuma cumartesi hatta. Odam evin içinde, banyom bile yok kendime ait. Tuvaletler ise umumi tuvaletten beter durumda evde 3 dangalak erkek olduğu için.

SONUÇ: Ben hakkaten nerdeyse mucizevi bişi buldum. Yani onlar beni buldu. Zenginler. Çalışırsam başka bi yerde, çocuklarıyla yeterince ilgilenemeyeceğimi düşüncek kadar seviyolar bebelerini ve banyolarını bile yaptırmamı istemicek kadar, kadın şey dedi çünkü; zaten çocuklarımı fazla görmüyorum, eve geldiğimde onları tertemiz pijamalar içinde görmek istemem, ben onlara dokunmayı, onlarla ilgilenmeyi seviyorum... şu an bizdeki durum; saat 6 hoooop ne anne ne baba herkes kayboluyo.. çünkü saat 6 banyo 7 yemek 8 yatak saati, 8buçukta geliyolar sakin sakin. Nefret ettim ben bu tiplerden. Hatta çok kötü kavga da ettim cuma günü.. dedim ki hiç diyemeyeceğimi düşünerek: dünya senin etrafında dönmüyo, kendine gel. Kendine geldi. Özür diledi.

Haa bu arada şeyi unutttum; evden çıkınca, 45 saniye yürüyosun süper şık bi caddede, karşına Seine nehri çıkıyo ve kafanı azcık sola çeviviriyosun ve Eiffel kulesi kocaman karşında, ancak ayaklarını görüyosun kafanı kaldırmazsan. Şey yazmıştım ben günlüğüme 3-5 ay önce (evet hala ayda bi kere yazsam da günlük tutuyorum ben:) "eğer eiffel kulesi manzaralı bi evim olsaydı sanırım bu kadar mutsuz olmazdım".. manzaram eiffel deil ama 45saniye yeterli onu görmem için ve bana pariste olduğuma dair bişi hatırlatması ve yaşadığımı hissetmem için..
Bu arada bi filme gittim bugüm (burda sinema bayramı şu sıra); PARİS JE T'AİME diye. Bissürü kısa filmden oluşuyodu. Çok iyi deildi bikaçı dışında. Ama son episodda bi kadın vardı, neden parisi sevdiğini anlıyodu ve ağlıyodu.. Paris ona çok acıklı ve çok mutlu geliyodu.. kısacası hatun yaşadığını hissediyodu.. çok mutsuz ama çok mutlu.. o son kısa metrajı ben yapmak isterdim.. aynı o kadın gibi, nerdeyse aynı bankta oturup, aynı göz sulanmalarına maruz kaldım.. yaşadığımı hissettiğim için en çok..
Paris güsel.. ve evet, bu şehir sana yaşadığını hissettiriyo...

15 Haziran, 2006

RÖPORTAJ

66. Cannes Film Festivali’nde jüri tarafından ilk kez verilen özel «OHA » ödülünü almaya hak kazanan Türk kadın yönetmen Dilay Durmuşlar, başarısını tüm fransız halkına adadı (pohaaa). Ödül töreninde yapması gereken konuşmayı kafası titrediği için yapamayan genç yönetmen, ilk röportajını kapısına kadar giden muhabirimizle gerçekleştirdi (daha sonra bu lütfunu, insanların yüzüne ’hayır’diyememekle açıkladı-yaptığı uzun egzersizler sonucu telefonda hayır diyebilmeyi bir süredir başarabiliyordu, bu dönemin çok sancılı olduğunu röportajı yapan muhabirimiz, genç yönetmenin gözlerinde gördü).

Muhabir : Evet, sonunda size ulaşabildik sayın dilay, öncelikle sizi biraz tanıyalım.

Dilay : Sinemaya yeni başlamadım, 3 yaşımdan beri sinema yapıyorum aslında. Biz abimle dizicilik oynardık eskiden. Onun 30’ar dakikalık 5 bölümüne karşılık benim 5 dakikalık tek bölüm hakkım olurdu. Benim bölümlerimde, bölüm başında hep kız çocuğum kaçırılırdı ve bütün bölüm onu bulduğum andan ibaret olurdu, bebeğe sarılıp ağlardım. Abiminkiler ise gerçekten ilginç olurdu, ishal olurdum heyecandan, armut, üzüm ve inciri arka arkaya yeyip üzerine su içmemle alakası var mıydı hatırlamıyorum.

Muhabir : Oldu. Peki sinema aşkınız.. sizi Fransa’ya getiren nedenler..

Dilay : (sahte bir gülümsemenin ardından gözleri dalar..) Maceram uzun ve zorluydu açıkçası.. Türkiye’de sinema ve tv eğitimi aldım ben aslında. Okulu bitirince, artık Fransa aşkı mı, sinema aşkı mı, iş bulamıcam büyük olcam düzen olcam diye göt korkusundan mıdır bilinmez, Fransa’nın küçük bir kasabasına geldim önce au pair olarak. Şirin mi şirin bi kayak merkeziydi ama ideallerim vardı, Paris’e gelmeliydim, burda sinema eğitimi almalıydım ya da amına koduumun karına ve dağına daha fazla dayanamadım diyelim. Ve işte böylece Paris’e gelmiş oldum.

Muhabir : Ya Anne Brochet’yle karşılaşmanız..

Dilay : Evet, gerçekten inanılmaz bi hikaye bu aslında. Paris’e geldiğim ilk sene fransız bir ailenin yanında kaldım yine au pair olarak. Bu sırada boş durmayıp bir sinema okuluna başvuru yaptım ve sene sonunda dünyalar benimdi, kabuledilmiştim, hayallerime biraz daha yaklaşmıştım ya da Türkiye’ye elim sikimde dönmekten kurtulmuştum diyelim bilemicem ama mutluydum (histerik kahkaha). Daha sonra, eğitimim ve sanatsal gelişimim için ya da birileriyle yaşamak bana artık dünyayı darettiği ve beni eşşekler gibi kullandıkları için diyelim fransız ailemin yanından ayrılmaya karar verdim. Bu nankörlüğüme karşılık Laetitia birgün elime Anne’ın telefon numarasını tutuşturdu, ara dedi, çocuklarına bakcak birini arıyo, bu arada dikkatinizi çekti mi bilmiyorum 25 yaşındaydım o sıralar ve hala çocuk bakıyodum (2.histerik gülümseme). İşte Anne’la dostluğum taa 7 sene önceye dayanıyo.

Muhabir : İlk karşılaşmanızda neler olmuştu, bunla ilgili ilginç anılarınız olmalı ?

Dilay : Evet, çok iyi hatırlıyorum, bi haziran günüydü. Stresliydim açıkçası biraz yanına giderken, Dünyanın Bütün Sabahları’nda oynayan bir oyuncuyla karşılaşmak doğal olarak beni biraz heyecanlandırmıştı. Aaa bakın ne hatırladım ; hatta o gün, o zamanlar fransız bir sevgilim vardı (gözler yine uzaklara dalar.. kısa sürede toparlanır), sevgilimle sabahın köründe kalkıp notere falan gitmiştik, o gün kendine bi ev almıştı o, çok sevimli bi evdi, çok heyecanlanmıştık. Benim nası bi bokun içinde olduğumu göre göre, bırak barıncak bi yer aramayı, benle kalırsın olmazsa, bu kadar strese sokma kendini demediği için ona hala minnetarımdır. Yoksa şu an burda olamazdım belki.. Anne’la tanışmış da olamazdım.. Hatta bu konuyu Anne’la da konuşmuştuk o gün, bana neden sevgilin ev aldıysa onla kalmıyosun diye sormuştu. Ben de ‘sanırım kendimi güvende hissetmekten çok özgür olmaya ihtiyacım var’demiştim.
Neyse konuyu dağıttım iyice, nerdeen nereyeee (gülüşmeler).

Muhabir : Daha sonra Anne Brochet’yi filminizde oynatmayı nasıl başardınız ?

Dilay : Onun da uzun bi hikayesi var aslında. ilk filmimde oynamasıyla beni nasıl onurlandırdığını anlatmaya kelimelerim yetmez (gözler sulu)
Ben yaklaşık 1 yıl kadar çocuklarına baktım, çocuklar çok tatlıydı, özellikle Gad Elmaleh’ten olan 5 yaşındaki oğlu.. Çok dostane bir ilişki vardı aramızda, benim sinema aşkımı bilyordu, derken Gad’la da samimi olduk, onla tanıştım, bunla tanıştım derken sonunda bu film ortaya çıktı.. kolay olmadı tabii ki, bi film kaç şişe şaraba maloluyo biliyo musunuz (gülüşmeler), tabii önce içilenleri saymazsak (iyice gülüşmeler)..

Röportaj burda kesilir, hani ardarda iki boktan espri patlayınca artık osursan gülünür ya, röportajın devamı bu şekilde seviyesiz geçtiği için yayınlanmaz.

NOT : Ne kadar ezik olsam da cesur bi kadınım ben ve ‘benim hala umudum var sanırım’(iç ses :evet mehmet.. sanırım) ve de komikçi hayallerim..

ÇOK ÖNEMLİ RİCA: Ben link vermeyi beceremediğim için (bi kere yaptım ama saatlerimi aldı o da aylar önceydi, unuttum) bu Anne Brochet'yle Gad Elmaleh'i merak edenler google'dan bi araştırıversin:)

GERÇEKLER :

Yoann ev aldı bugün. Evet sevimli bi ev. Birlikte kalmayı teklif etse de asla kabul etmicektim (yok gurur falan yaptığım sırf teklif etmedi diye, dediğim gibi aşkın gözleri açıldı, biriyle yaşama fikri kanımı donduruyo hafiften, bi de o da bunun çok farkında cidden sormaya cesaret edemiyo bile olabilir ya da gerçekten o da istemiyodur, durum budur)
Ben bugün gerçekten Anne Brochet’yle görüşmeye gittim ve evet gerçekten Dünyanın Bütün Sabahları’nda oynayan kadındı karşımdaki. O konuşma gerçekten geçti. Gad Elmaleh gerçekten çocuklardan birinin babası. Belki seneye gerçekten onun çocuklarına bakçam ve 9. arondismanda bir binanın 6.katında 20metrekarelik, sağı solu Moulin Rouge, Sacré Cœur, Montmartre ebe sobe olan benim mi benim bi stüdyom olcak. Evet numarasını Laetitia verdi. Ayrıca abimin dizileri gerçekten süper yaratıcı olurdu.

İYİ OLASILIK: 2013’te Cannes’a seçilcek bi film yapmam

SÜPER İYİ OLASILIK: 2013’te Altın Palmiye.. hayallerim..

KÖTÜ OLASILIK: Kadının yanında it gibi çalışıp sinema ortamına hiç bi şekilde dalamamam. Uyuşturucu ve fuhuş bataşına düşmem:))

İĞRENÇ OLASILIK: Sanatçı kaprisine maruz kalıp sürüm sürüm sürünmem, ama sabırla bekleyip sonunda hiç bi bok elde edememem, hayallerimin burnumdan fitil fitil gelmesi.

EN OLASI: Kadınla 27sindeki randevumun 15 dakika sürmesi ve elim sikimde içmeye gitmem ve sevgilimin kollarında ’böğüüü ama neden ben’ diye ağlamam.

ALAKASIZ NOT: Bak şimdi "the" var ya bildiğiniz ingilizce article olan the.. ben ona "dı" dendiğini, "di"dendiğini, zorlamayla "fı" yahut "fi"dendiğini, hatta "hı" dendiğini duydum ama hiç "zö" dendiğini duymamıştım. evet konumuzla alakası yok ama franszılar "the"ya resmen "zö"diyo, koptuğum noktadır demeden geçemedim.

10 Haziran, 2006

YAZ GELDİ

Yaz geldi sonunda, şu an 35 derecede kavruluyoruz. Vur dedim mi öldürme hadisesi tamamen.

Aklımdakileri ööle gelişigüzel ama madde madde yazıcam (çünkü hiçbiri arasında bi bağlantı kuramıyo beynim).

1. Coupe du Monde (Dünya kupası mı ne oluyosa artık) başladı hepimize hayırlı uğurlu olsun. Bütün maçları sırasıyla biliyorum nerdeyse. Türklere deli derler bi de futbol konusunda. Olum delirmiş gibi burda herkes, hayatlarını, işlerini, sevişme saatlerini maçlara göre ayarlıyolar. Ve ben hiç olmadığım kadar futbol bokunun içinde boğulmuş durumdayım (dün başladı maçlar ve ben şimdiden iki tanesini izledim). sevgili hadisesi.. hatta büyük konuşma, kıçını kaşı falan..

2. Çocukların da köpekler kadar sevimsiz olduklarını biliyor muydunuz? canavarlar... maymunlar cehenneminde gibi hissediyorum kendimi.

3. Türk yemekleri uyutur başlıklı olayımıza gelince; ben benim adama habire türk-iş bişiler yapıyorum ve bayılıyo ama cidden bayılıyo yemekten sonra:) Allah allah noluyo bana falan diyo bi de:) Tabii sarımsaklı yoğurt gerçeğinden haberi yok beyimizin. Sen elalemin fransızına yap ali nazikleri sonra adam bayılsın bi uyusun bi uyusun yemekten sonra, koptum:)) Geçenlerde bi arkadaşını yemeğe davet ettim, çocuk da bütün iyi niyetiyle tabii gelirim falan dedi, Yoanncım atladı orda "türk yemekleri şahane ama uyutuyo ona göre"diye, ben yine koptum, bu madde de fıkra gibi oldu, sevimsiz oldu :/

4. Harıl harıl yeni bi aile arıyorum seneye yanlarına çökcek:) Ne evleniyorum ne de sevgilime taşınıyorum. Aşkın gözleri 3 ayda açılıyomuş:)
Evdekilerle tabii çok tuhaf oldu, Laetitia ciddi ciddi sapıttı, bana ne diyeceğini şaşırdı, çok kötü kalpli oldu ve beni çok yoruyo.. Geçenlerde, sen iyice abarttın dilay rüya falan görmeye başladın artık dedi. Ve ben onun rüya dediği şeyi buldum:) haftada 10 saat bebe bakcam, karşılığında oda+yemek. üstelik cuk diye parisin içinde. Ve kıskançlıktan yeşil oldu kadın(bu da bi fransız deyimi, beni pek güldürüyo:))

5. Haa bi de bu blog olayı da bi garip, lan bu sanal alemde bile bi "karşılıklı"lık hikayesi var. Bi ara habire bilg. başındaydım ve onun bunun herkesin bloguna bakıyodum, bazen yorum falan da yazıyodum ve bana da ordan burdan, tanımadığım insanlardan falan bile yorumlar geliyodu. Ben ne zamanki bu blog olayına fazla vakit ayıramamaya başladım, acımasız eleştiri hanesi 0'a düştü. Bunu da kafaya takıp yazdım işte... Ne biliyim yazdım işte.. gıcık oldum.. zaten feci gıcığım son zamanlarda. ee normal aslında yaz geldi, çocuklar iyice delirdi, sevgili yaptım kendime aşık ettim götüm kalktı, tatile falan ihtiyacım vardır bi de muhtemelen..
böyle işte.

01 Haziran, 2006

HAVADAN SUDAN

Ne memleketmiş be kardeşim, yaz gelmedi yahu buralara. Bugün resmen yaz geldi takvimlere ama burda sıcaklık 12 derece civarında ve montlarla geziliyo hala (ve ben yeni üşür, daimi üşür bi insan olarak kasım kasım kasılmaktan kendime yeni üşüme kasları yaptım. Ve ben en son bu kasların, Eskişehir'de adını sonradan hep'soğuk ev'olarak anacağımız - 100 metrekarenin sadece 16 metrekaresini kullanabildiğimiz- bi evde, montlar, atkılar ve berelerle uyuyabildiğimiz, banyo sonrası 1 dakika 25 saniye içinde giyinmezsek donarak ölme tehlikesi geçirdiğimiz, camları içten buz tutan bi eve özgü olduğunu düşünüyodum. Şöyle ki sabahları uyandığımda götümün ağrıdığını hissediyodum sevgili kardeşlerim ve bu göt ağrısını çeşitli nedenlere yorduktan bir süre sonra asıl sebebin gece üşüme nedeniyle kasım kasım kasılmaktan olduğu ortaya çıktı:).. Yani ilkbahar yalan oldu, aşk zaten yalandı, tek gerçek kalan Paris'te ise ne deliler var ne deliler ve dilay itinayla nası bulur hepsini bu delilerin olmalıydı aslında bu yazının başlığı.

Gelecek sene ne bok yiceğimi bilememenin verdiği stresle 50 siteye falan ilan bırakmıştım geçtiğimiz iki hafta içinde, işte çeşitli au pair, babysitter siteleri falan.. bi aileden bi mail aldım bikaç gün önce, profili dehşet saçıcı, italyan bi aile bi türk kızı arıyo ve bu aile Paris'in 16. Arondisman(Eiffel yakın çekim manzaralı, Champs-Elysees'nin falan olduğu yer) dediğimiz en zengin bölgesinde oturuyo. Ve istedikleri sadece çocuklarla türkçe konuşulması. Evde zaten iki tane hizmetçileri var, çocuk bakımı bile istemiyolar adam gibi. Karşılığında da sana oturdukları apartmanın yanındaki apartmanda stüdyo sunuyolar (bırak stüdyoyu, Paris'in en boktan yerindeki en boktan oda-9mkare- en aşağı 300€). Rüya gibi geldi mail:) Tabi altında bi delilik aranmasa olmaz. Kadın aradı, görüşmeye gittim bugün.

Evet. İtalyan aile falan yalan oldu tabe. Hatun gayet türkçe konuşuyo ama adı Paula. Bunun salaklığını yaşayan ben, ama çok güzel türkçe konuşuyosunuz nassı yani diye soruverdim. Kadın dedi ki 'Ben Gürcü'yüm, Türkiye'de doğdum, annem Lübnan'lı babam bilmem nereli (bu kısmı kaçırdım), küçük yaşta İsviçre'ye yolladılar beni...' kocası italyan ve şuan Paris'te yaşıyo bu zavallı insan evladı. Tabi delirir insan. Anladım ki kültür şoku bunu yiyip bitirmiş. Kadın bi tuhaf. Neyse işte bizim iş olmadı tabe bu böyle deli olunca. Bu arada acayip mutaassıp bi tip (bu nası yazılır bilmiom, aynen dediim gibi yazdım:). Duruyo duruyo, bi Türk yemeği pişer bizim evde diyo, fransız kültürü diyo, evde italyancadan başka dil yasak diyo, çocuklar ingiliz okuluna gidiyo, müslüman değilim diye türk olmadığım anlamına gelmez diyo. Anlaşıldığı üzere benim de kafam iyice karıştı orda, yok Tarabya'da villa var diyoi Temmuz'da oraya gitçez, seni de götürcez ama sabahları herkes kalktıktan sonra yatakları yapar mısın diyo.....

Neyse çok garip ve komik bigün geçirdim hatun sayesinde ve Paris'te 16. arrondismanda bi bina ve bi ev gezmiş oldum. Binanın içinde kırmızı halılar falan vardı, evdeyse koltuğa kıçımı koymaktan çekindim açıkçası, olur ya hani o yirmi bin euroluk falan koltuklar, onlardandı işte. Heryer altın, gümüş falan kaplamaydı evde. Çok garipti. Çok eğlendim:)

Sonra bi de bi hemşireyle randevum vardı, fransız bu sefer. Acayip tatlı bi hatun çıktı tüm önyargılarıma rağmen. Sanırım seneye o ve 7 yaşındaki kızıyla yaşıcam, henüz kendisine bi cevap vermeme rağmen.

Hayat hakkaten sürprizlerle dolu be:) ama hala boktan, sevimsiz, yorucu ve zor. İyi de niye gülümsüyorum..