24 Eylül, 2006

YAĞMURDA ISLANDIM

İnsan, yalnızlıktan deliriyo sanırım. Bahsettiğim yalnızlık, hiç arkadaşının olmaması, kimsenin olmaması ya da herhangi bi yerde yalnız kalmak falan değil. Kalabalıkların içinde yalnız olmak mavrasını da okımicam. Bildiğin yalnızlık işte. 4 duvar ve kişi. Yok öyle televizyon, müzik, bilgisayar falan. Bi odanın içinde.. insan..
Dün yalnızdım da odamda ordan çıktı bu (yazı iğrenç olmaya doğru gidiyo hadi bakalım). Telefonumdaki fotoğraflara baktım, kendi çektiğim kendi fotoğraflarıma. Lan ne deliymişim diye düşündüm. Laetitia'larda kalırken, belli bi saatten ve belli bi sarhoşluk seviyesinden sonra, odama çıkıp, yatakta abuk sabuk fotoğraflar çekmişim. Uyurken falan.. ve nerdeyse başarmışım da, valla fotoda resmen uyuyorum:) Sonra yüzümde maske, acaip gözlükler falan.. salak telefonum aktarabilseydi bilgisayara yayınlardım bikaçını, cidden komikler. Neyse işte böyle düşünürken, tekrar fotoğraflarımı, ellerimi, ayaklarımı çekerken buldum kendimi. O zaman dedim heralde insan uzunca bi süre buna maruz kalsa delirir diye. Yok acıklı falan bi durum da yok ortada. Yani garip bi his aslında. Saatlerce bi duvara bakarak oturabilmek için bi şey lazım sanki. Odaya ilk taşındığımda on dakikadan fazla kalırsam delircek gibi oluyodum, şimdi iki gecedir iki gündür odadayım. Ve düşününce gündüzleri bi şekil oyalandım falan ama akşamları, hiçbişey yapmadım. Oturdum. Dün gece 4e kadar ööle oturdum. Bişi falan okumadım, film milm de izlemedim. Sıkılmadım da. Haa bi de kafamda sürekli Ümit Besen çalıyodu (alışmak sevmekteeen daha zooor geliyor dıdıdın..) o da beni çok kıllandırdı:) O şarkıyı en son nerde, niye dinlediğimi bile hatırlamıyorum, muhtemelen bi türk filminde falan duymuşumdur. Haa bak sonra ben yalnız kalınca, benim kafamın içinde birileri de konuşmaya başlıyo, televizyonu açık unutmuşum gibi ama. Anlamsız, günlük konuşmalar. O yüzden canım sıkılmıyodur belki de:)
Yaa işte tehlikeli gibi geldi sanki bu. Alışmamak lazım sanki. Düşündüm valla, böyle delirmek mi daha iyi, bebek ve pilav yapmak mı ömrümün geri kalanında.
İşte bu yazı da bööyle, saçmasapan bişi oldu. Canım sıkılıyo, kafamdakiler gündüz pek konuşmuyolar:)
Hımm... bi de güzel bişey: dün eve dönerken feci yağmur bastırdı.Ve ben o sırada Alma köprüsünün üstündeydim. Hava karardığından Eiffel'in ışıkları yanmıştı. Ve o yağmurda, o ışıklı haliyle, altında Seine ve nehrin üzerinde bir iki gemi, onların ışıkları, havanın pembeliği, yağmurun kulenin zaten yanıp sönen ışıklarını biraz daha kesik kesik ve flu hale getirmesi, ışıktan ötürü yağmurun bembeyaz görünmesi ama yine de kar etkisi yaratmaması.. büyülendim. kalakaldım yağmurun altında "aaa ne güzeeel" diye. Ayağımda da sandaletler vardı, altımda bi etek. Çok ıslandım:)

19 Eylül, 2006

YUMURTA MI VİZE Mİ

Nefret ettim bilgisayarımın olmamasından ama neyse şimdilik bi çözüm buldum sayılır. Sadece gündüzleri kullanabileceğim bi bilgisayar (iyi haber: artık sarhoşken yazı giremicem:)

Ağustos sonunda döndüm Paris’e. Vize, pasaport, kayıt işleri.. vize için pasaportu uzatmak lazımdı, onun için de okula kayıt olmak, ama kayıt için de vize lazımdı falan da filandı. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan, kaç vize kaç pasaporttan çıkar sorusunu valilik, konsolosluk, polis molis hep birlikte oturup düşündük neyse halloldu bi şekilde işler. Tabi ben yine epey krizler yarattım kendime. Şu an resmen öğrenciyim. Yine yeni yeniden.. hiç bişey hissetmiyorum tabii ki de. Okul ekim ortasında açılcak, sadece ders seçme olayı strese sokuyo her zaman ki gibi..

Taşındım yeni odama. İnanılmaz bi çabayla bütün eşyalarım sığdı o minicik odaya, ben de girince içine artık kımıldıcak pek bi yer kalmıyo gerçi ama olsun. Yani evet 3-3,5 adım kadar atılabilir (benim adımlarımla, boyum 1.53, ayak numaram da 36 bu arada) ama ani hareketlerden kaçınmak lazım, misal; ani dönüşler, sinirlenince tepinmeler, böüüee diye ağlamalar, bulaşık yıkarken dansetme denemeleri. Ben sığdım ama ruhum sığmadı daha odaya:) hiç kalmadım. Korkuyo muyum ne biras??

Bu arada Yoann’ımı hala taşıyamadık. Hummalı bi çalışma içindeyiz. İki haftada bir duvar boyadık. Duvar kırmızı. Annesi boyanın rengini duyduğunda telefonda, ben 5 metre kadar uzaktaydım ve kadının çığlığını duydum: kırmızı mı????. Ben mor istiyodum, O, beton rengini beğendi, kırmızı da karar kıldık:) Neyse bu hırs ve hızla 3 aya kalmaz taşınır işallah.
Haa bi de biz geçenlerde sosyalleştik sevdiceğimle. Bi arkadaşına maç izlemeye gittik (geldiğimden beri sanırım 6-7 maç yapmışımdır, gerek evde, gerek barda, gerek arkadaş evinde), bissürü insan vardı. E bardaki gibi olmuyo tabe konuşmak falan lazım. Ama biz, o muhteşem biz, orda da saçmasapan bi şekilde sadece birbirimizle konuşup bi de güsel eğlendik. Bu ilişkide bi sorun var ama neyse özel hayat anlatmak ayıp:)

Paris, muhteşem bi şehir. Şu an oturduğum mahal dolayısıyla daha iyi anlıyorum. Eiffel kulesinin dibindeyim, çocukları parka götürdüğümde, kulenin en tepesine çıkıp kafayı doksan derece eğdiğinizde aşağıdaki o minicik insanlardan biri oluyorum. Canım sıkıldığında çıkıp Seine’in kıyısında bi sigara içebiliyorum. Yeni odam (evim dicem diyemiyorum), süper merkezi bi yerde, bol bol yürüyorum.. ve ve..
Dün anladım ki Paris’in kokusu “croissant” ve “kahve” kokusudur (şimdi ben bu ‘croissant’ı başka türlü yazmak isterdim ama güzel türkçemde ‘kuru hasan’ ,‘kuruvasan’ gibi daha kimbilir nice söylenişine bi de ben eklemiyim dedim). Ve ben bu kokusuz yaşayamazmışım gibi geldi birden (geçer). Hani şehirlerin, kişilerin, olayların ve bilumum şeyin bi kokusu vardır ya, sanki bu kokuyu (Paris’inki) bi kere duyan insanın , o kokuyu bi daha duyamıcak olduğunu anlamasının, içindeki organları şöyle bi sallayıp, bi de oralardan bişeyleri kazıyacağı fikrine kapıldım nedense. Evet ya sıcak ‘croissant’ ve mis gibi filtre kahve kokusu..(hayır her sabah alıp yeyip içmiyorum bunları, tadları bir değil hem kokularıyla, ama sabahları sokağa çıkmayı, metroya binmeyi sırf bu yüzden seviyorum). Paris muhteşem bi şehir diyodum, sadece ortadan iki şeyi kaldırmak suretiyle tabii ki; metroda, inenleri beklemeden binmeye çalışanlar ve tabi ki de yürüyen merdivende sol tarafta durup malak malak etrafına bakınanalar. Bunu iş olsun diye yazmıyorum, günümün yarısı küfrederek geçiyo benim bunlara. Sonunda çözümü buldum. Bunların hepsini öldürceksin. Yok yok ibret-i alem olsun diye bi ikisini falan değil, hepsini ama hepsini!

Çocuklara gelince; evet şu an bakmakta olduğum çocuklar canavar. Savaşçılıktan (bu da ne demekse, aman doktorculuk gibi işte canım) başka bişey oynamıyolar. Kılıçlar, bıçaklar, tüfek, tabanca, boğmak için halatlar.. hepsi var evde. Yani ben hiç böylesini görmedim. Sürekli birbirlerini öldürmeye çalışıyolar. Ama gerçekten gözlerinde görüyorum ben o nefreti. İki oğlan çocuğu, biri 3 biri 4 yaşında. Birbirlerini kıskanmaktan başka bişey yapmaya vakitleri kalmıyo. Kadın, yani anneleri ilk günlerde eve geldiğinde bizi kitap okurken falan bulunca ağladı şaşkınlığından. Tabi bu kitap faslı fazla uzun süremiyo iki yaratıkla.
Neyse böyle işte bi yazıyım artık dedim de..

Önemli not: Burda bulduğum en ucuz türkçe kitap ahmat altanın kitabıydı. Aldım ve dahası okudum. Okumaktan nefret ettim. Ya bi insan.. neyse.. yani o tasvirler vs.. aman canım roman işte kafamı boşaltsın diye okusan yine okuyamıyosun, bi kere romanın kahramanı o kadar gıcık ki (ama kötü karakter değil, yani amcaya göre iyi karakter o) özdeşleşmen mümkün değil. Ah o tasvirler.. ah o ovada danseden renkler falan... mahvoldum.. Şimdi ‘Amat’ı okuyorum (İhsan Oktay Anar), e tabi ahmet abiden sonra biraz ağır kaçtı ama nefisss..
Bu da böyle saçma bi yazı oldu ama oldu artık naapalım..