03 Kasım, 2005

SIRADAN Bİ GÜN!

Saatimi 06:50ye kurmuştum gece, sabah kursa gidicektim, erken kalkıyım da adam gibi kimse uyanmadan duşumu alıyım kahvemi içiyim, güne sakin başlayım istedim, koşturmaca olmasın, bikaç gündür sinirlerim bozuktu, bugün iyi geçsin istemiştim tüm iyi niyetimle.. sen misin güne güzel başlamak isteyen seni gidi zavallı insancık, dedi...

Günüm yanlışlıkla üzerine bastığım köpeğin çığlığı sonucu bütün ev halkının uyanmasıyla başladı, köpekten sonra duyduğum ikinci ses “günaydın bebeğim”diye tüm sevecenliğimle yanına gittiğim Milo’nun(3 yaşındaki) klasik günaydını olan “kötüsün, defol”uydu, sonra banyo tıkandı, klozetin kapağı elimden kaydı ve kırıldı vs..
Ben trene son anda yetiştim yine bisikletle 18 kaza tehlikesi atlatarak.. ve tren gelmedi, evet derse geç kalcaktım..
Bi sonraki trene bindim suratımda bi paris klasiği olan parisien bi suratsızlık, yanıma hayatımın aşkı yerine kokan bi adam oturdu, karşımda da belli ki yeni aşık bi çift, yapış yapış, kızın elinde bi çiçek.. aşk da yalan çiçekler de herşey yalan zaten batın hepiniz..dedim..

Sonra sırayla metroları son anda kaçırdım.. metroda karşımda süper tiki bi kız(bu cici kızlar esnerken maymuna dönüşmekten ve makyajlarının bozulmasından korktukları için esneyemedikleri esnemelerini nerelerine sokuyolar,soru 1) ve yanında elindeki sandviçi sanki otuz saniye içinde ve maksimum şapırdayarak ve ağzının içindeki tüm ayrıntıları göstererek ve de gözlerini alabildiğince açarak yemezse cezalandırılcağını düşünen bi zenci.. o sırada kulağıma “sensiz olmaz”ı söyleyen bülent ortaçgil ve sızlamaktan birazdan düşmesinden korktuğum burnum..(bu arada alakasız ama fransızların yemekten sonra peynir muhabbetinin yemekte doymayıp hadi biraz da peynir ekmek yiyelim de karnımız doysun mantığıyla ortaya çıkmış olmasından fena halde kıllanmaktayım)

Bütün kırmızı ışıklarda, hiç atlamadan hepsinde durduktan sonra derse bi hayli geç kalmıştım tabii ki.. çekiklerden oluşan sınıfıma girdiğimde bi de hocanın azarlamasıyla tam oldum.. ve sonra sorular ardarda gelmeye başladı, allahım neden bu çinlilere fransızca konuşma yasağı konmuyordu, olmuyodu işte bariz olmuyodu, konuştuklarını kendileri bile anlamıyolardı ayrıca dalga geçer gibi neden hepsinin adı çing ya da çungdu, hoca hangi birine adını sorsa o ince sesleriyle “çing” ya da o tarz bişeyler demeleri beni benden alıyodu.. tanrım nası bu kadar antipatik olabilirlerdi, bi de üstüne üstlük neden bu kadar çoklardı, bunun önüne geçilmeliydi artık! Tek çocuktan fazla yapma yasağından ziyade soyları tükenene kadar çocuk yapma yasağı falan konulmalıydı, tanrım bana neler oluyodu, neden bu kadar iğrençtim??
Özlemekten yoruldum artık birilerini sanırım sorun bu biraz, sürekli yanımda taşıyıp hiç
özlemek zorunda kalmıcaam bişi yok mu(bu da soru ama çinlilerden sonra kaçıncı soru olduğunu hesaplayamadım).. derken karnıma saplanan bi ağrıyla kendime geldim, evet kanlı bi bi hafta başlamıştı..
evet regl olmıcak ya da olmamış olsam trendeki o çifte bakıp yalan işte demicektim ya da karşımdaki kızın esneyememesine, durduğum kırmızı ışıklara sinirlenmicektim belki ama şimdi olmasa bi dahaki ay olcaktı, yani hayatımın yarısını diğer bütün kadınlar gibi kıllanarak, ağlayarak ve söylenerek geçirmek zorundayım.. neyse..
Dersten çıkıp dolaşcaktım normalde ama regl olunca bütün hevesim kaçtı, ders bitti, teoman “çok güzel hala istanbulda sonbahar” diyodu (aslında yanıma bi teoman kaseti alarak günümün kaderini çizmiştim), artık kırmızı burnum ve dolu dolu gözlerimle iyice zavallılaşmıştım ki bi türk lokantası gördüm, iki kelime konuşurum hem, hem de acı bişiler yerim diye girdim hemen.. karşımda iki tane hanzo, türk olduğumu öğrendikten otuz saniye sonra “kız, seni arabaynan gezdirelim mi” diyerek, son satırlarımın sikerim istanbulunu da özlemini de olmasına sebep oldular.. üstelik ordan çıktıktan sonra adını gördüm mekanın: M
c Döner
allah kahretsin gerçekten kahretsin..
Allaam ya nerelere kaçsam, naapsam ben.. aa hayırdır ne çok allah dedim kırk kere söylersem gerçek olur mu?

Hiç yorum yok: