ben içerim, evet bi on onbes yil eksik yasarim ama yasarim iste.. o, yillarini korumak için binbir cambazlik yapanlardan, ay bunu yemem sunu içmem, habire kosarim diyenlerden fazla:) ben yapamam:) ben yerim, içerim; kimildamam, yatarim bütün gün, bütün gece.. kah varligimi hissederek kah hissetmeden..................;
06 Aralık, 2005
NE OLDUM DELISI
ben içerim, evet bi on onbes yil eksik yasarim ama yasarim iste.. o, yillarini korumak için binbir cambazlik yapanlardan, ay bunu yemem sunu içmem, habire kosarim diyenlerden fazla:) ben yapamam:) ben yerim, içerim; kimildamam, yatarim bütün gün, bütün gece.. kah varligimi hissederek kah hissetmeden..................;
"EFRASIYABIN HIKAYELERI"nden
Bunun üzerine ihtiyar söyle dedi:
- ’Elbette bu en dogru yol. Hal böyleyken benim anlattigim dini hikayede beklediklerini neden bulamadigini anlayamadim. Sen yakasina yapistigin her insani korkak mi saniyorsun? Yoksa ölümsüz oldugun için korkusuzlugun yalnizca sana mi mahsus oldugunu düsünüyorsun? Benim dünyada tattigim en büyük lezzet, hayat degil, insanlik! Her zaman oldugu gibi simdi de, yasiyor olmanin degil, insan olmanin zevkini çikariyorum. Anlattigim her hikaye için bana bir saat süre verdigin için sana mütesekkirim. Fakat sunu iyi bil; ben bu süreyi yasamak yerine, hikaye anlatmak için kullaniyorum’
Ihtiyarin sözlerini sonuna kadar dinledikten sonra, Ölüm sunlari söyledi:
- ’Hayatini degil, insanligini isteseydim elbette korkardin. Ancak bu güzel hediye sana sonsuza kadar verildi. Onu senden geri almam mümkün görünmüyor. Bu bakimdan sen de benim gibi ölümsüzsün. Fakat birçok kisi için, insan olmanin zevkini ve keyfini çikarmak degil, hayati sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. Ne pahasina olursa olsun yasamaya çalismakla, dogrusu çok büyük bir mutlulugu kaçiriyorlar. Aci ve ölüm korkulari onlari yönetiyor. Isin kötüsü, bu korkuya Tanri diyorlar. Oysa dünyayi korkuyla degil, bir insanin gözleriyle görselerdi, Tanri’yi görmüs olurlardi. Neyse! Korku bahsini de böylece kapattik. Son dini hikayemizi de anlatip bitirdik. Simdi daha insanca bir konuya ne dersin? Bu kez sen seç’
Ihtiyar bu soruya sanki hazirliksizmis gibi, ’öyleyse bu kez birer ask hikayesi anlatalim’ dedi....“
ihsan oktay anar
01 Aralık, 2005
PARIS SOGUK VE DELILER VAR..
gonul isleri baslikli yaziyi yazdiktan sonra basima gelenler: super yakisikli bi fransizla bi gecelik bi opusme macerasindan sonra(ah sidika nasi unutçam senin o buyuk lafini-sidika=2yil beni tedavi etmeye çalisan psikiyatristim- bak kizim barda tanistigin adamlar seni sisme kadindan 3 basamak yukarda, asik oluncak kadindan 10basamak asagida gorurler.. ah yuce insan..) asik oldugumu zannedip -ya da olmusumdur belki de- yaklasik 58 saat kahrolduktan sonra bi anda geçip gidiverdi, bu olayin o yaziyi yazdiktan sonra sirf "sen misin boyle yazan, aha bak simdi gostercem sana"demek için basima geldiginden hemen hemen eminim.. ayrica yine ayni gece, uzun uzun bana asilan, gittigim her yere arkamdan gelen ve butun gece ciddi bi çaba harcayan herife(o da fransizdi, o da yakisikliydi hatta otekine gore daha makuldu, yani o gece anlasilmayan bi nedenle çok fena sukse yapmistim:) yaptigim hayvanliksa beni bile sasirtcak cinstendi.. adama butun gece ayyy pislik erkek igrenç muhabbeti çektikten sonra hemen yanibasinda baska bi "erkek"le opusmem ve akabinde gelip suratinda cidden tiksinen bi ifadeyle bana iki laf soylemesine karsilik verdigim yanitsa daha da igrençti..
bunlar geçip gittikten sonra, kurstaki su ingiliz sandigim ama sonradan amerikan oldugunu ogrenecegim çocugun yakin ilgisine maruz aldim, yakin ilgi=derslerde surekli yanima oturmasi.. hiç muhabbet yoktu ama derken bigun, geçen hafta sanirim, yine yanimda otururken bi anda elimi tuttu:))) gulsem mi aglasam mi karisik bi tepkiyle elimi çekiverdim hemencik, ders bitince de kosar adim çiktim, ama bela geliyorum der, yakaladi beni, konusmaya basladik, niye burdasin fransada ne isin var muhabbeti tabii ki ilk siralardaydi ki soruma "kiz arkadasim burda, onun için geldim" yaniti verilince soyle bi durdum, seine nehrinin kenarindaydik, allahim dedim sunu bi bogsam, atsam olur(noktali) mu ki? sonra ben sukunetimi korudum, anlatti da anlatti, yol ayrimina gelince hadi bi kahve içelim dedi boktan fransizcasiyla, igrenç bi cafeye girdik.. ve bir saat boyunca araliksiz konustu bu bok! hayatindan, babasindan, senaryolarindan(zira kendisi de sinema okumustu-hatta konustugumuz ilk sey buydu sevgilisinden once, vay be demistim ne tesaduf, hemen ardindan da manderlay i izleyip izlemedigimi sormustu, kendisi bi trier hayraniydi, ohaydi..), kiz arkadasindan, kaygilarindan falan bahsetti, ama inanilmazdi bi saniye bile susmadi ve ben azimi bile açmadan oylece bakakaldim kendisine(gerçi azim saskinliktan biraz açikti).. anlamaya çalistim yine, bu zavalli adam ne istiyodu, amaci neydi.. boyle deliler neden hep beni buluyodu? eve gelene kadar guldum.. evdekilere anlattim olanlari gelince, kendi sinemasini yaptigina karar verdik, boyle bi deyim var burda.. neyse.. dun kendisini tekrar gormek durumunda kaldim kursta, baska bi kizin yanina oturdu, butun ders kiza asildi hatta elini tutmak için fisat kolladigini hissettim ama kiz bos bulunmadi benim gibi, çiçek ol pozisyonundaydi butun ders. çikista yine pesimden geldi, bu sefer kedilerden konustu, ben yari dinledim yari guldum, hihi hihi dedim haklisin, kediler..
boyle iste.. yani çok mu ariyorum bunlari bilmem ki.. ya da onlar mi beni ariyo.. neyse ki kendisine karsi bi hissiyat olayina girmemistim ve bu hikaye beni eglendirmekle kalmis oldu dengemi bozmaksizin..
burda, oturdugum semtte, colombes da inanilmaz deli var, sonunda bugun laetitia ya sordum ya niye bu kadar deli var burda diye, meger burda bi akil hastanesi varmis ve deliler çok deli olmadiklari için gunun belli saatlerinde saliniveriyolarmis ve ortaya çikan seyse bi dram, delilerin baskenti paris.. hakkaten ben hiç bi yerde bu kadar deli gormedim, eskisehirde de fena sayilmazdi deli sayisi ama bu kadar deildi..
hastane varmis! oysa ben ne hikayeler yazmistim colombes un delilerine.. iste herseyin boyle makul bi açiklamasi var dimi hayatta aslinda, biz sadece bu açiklamalari gormezden gelip hikayeler uydurmaya bayiliyoruz..
REGL ARIFESI
telefon aldim kendime bi tek takla atmayi beceremeyen(varoldugumu hissetme çabamin dondan epey ileriye kaçan versiyonu) ve sonuç KULLANAMIYORUM, çunku çok karisik! ayrica telefon karsiliginda aldigim abonmanlik kiçima çok kotu kaççak gibi gorunuyo, mesela yurtdisindan aranmalarimin ucrete tabii tutulmasi gibi gozden kaçirdigim(gozden kaçmasi için ozellikle miniskul yazdiklari) maddeler var.. oysa ki bunun için bi buçuk aydir çalisiyodum net basinda ama yine siçtim iste..
fazla guven vermeye basladim insanlara.. 3 yasindaki bi bebegi benle butun haftasonu birakip tatile gidebilcekleri kadar, bebegin oksuruklerine annenin uyanmayisi kadar(ben oldugum için tuhaf bi guven duygusu seklinde açikliyo kendisi).. hayir bi kotuluk yok, beni somurmuyolar! çalistigim her fazla saat için odeniyorum, ama bu guven sinirimi bozmaya basladi, bu ilgi, bu iyilik.. hastayim bu aralar yine, bogazim falan agriyo pek onemli bisi yok aslinda ama kadinin odama elinde bi tepsi(tepside bi bitki çayi, bal, grip ilaci, bi bardak su ve bikaç biskuvi)
ile gelisi beni benden aldi artik(annem bile bu kadar ayrintilisini yapmamistir, mutlaka bisi eksik olur o tepside ama bu tepside hersey dusunulmustu), bu kadar da dusunceli olunamaz, ben artik bunun altinda bisey ararim, bana fazla gelir, çok gelir, kaldiramam, korkarim, sorgularim.. ben sanirim iyilige pek aliskin deilim, bunyem kaldirmiyo fazlasini, bekliyorum iste yine ne zaman beni saçlarimdan tutup merdivenlerden asagiya surukliceklerini..
neyse ya çok sinirlerim bozuk, malum regl arifesi..
yazmak istedigim bikaç sey vardi aslinda bi suredir erteliyodum ama yine gucum yok.. hayvansi bi sekilde içiyorum.. oyle boyle deil.. iki gece içmedim geçenlerde, ve gece kabuslarimla basa çikamiyorum içmedigimde..
hiçbi sey yapamiyorum.. ki hayatimda senaryolarimi yazmam için hiç bu kadar destek ve baski gormedim, odama bilgisayar koydular yaziyim diye, artik daha noolsundu daha nelerdi.. bi tek kelime çikmiyo kalemimden, kafam durmus gibi, o nerdeyse yillar once kafamda bitmek uzere olan senaryolar nerde biraktiysam ordalar.. gerisindeler.. yazamiyorum..
garip seyler yasiyorum yine, komik, ama anlatasim yok simdi.. anlatçam bi ara..
25 Kasım, 2005
GONUL ISLERI..
"Basligi çekici kildim ki en azindan bu uzun yaziya bi baslama cesareti versin diye:)
evet, kimseyi sevmiyorum, "sevdigim çocuk" diye bisey yok, insanlar gozume maymun gibi gorunuyolar.. birine ihtiyacim yok mu? hem de nasil var.. annem gibi, babam gibi, abim gibi(huyu ona çok benzemese de olur:) benim cinnetim bana yetiyo, iki depresif fazla bi iliskide), hem sevgilim, hem arkadasim, hem oglum gibi sevebilecegim birine.. sadece saçlarimi oksayip "korkma"dicek birine(evet burda biraz duygusallastik:).. ama yok oyle biri.. yani varsa da eminim benim varligimdan haberdar olunca bi daha hiç "varolmak" istemicek biri:)
ben inanmiyorum ruh ikizi falan hikayelerine(eminim aranizda bana kizanlar ya da kiçiyla gulenler falan vardir ya da aciyanlar.. "o"nu bulanlar, buldugunu zannedenler ki bunu zaman gosterecektir, bence biraz azim isi..) ama ben inanmiyorum iste, sadece iki "dogru" insanin(kime gore dogru oldugunu tartismicam) dogru zamanda karsilasmasiyla ilgili bi durum oldugunu dusunuyorum, bi yanilgi ama kismen dogru.. iki "olmus" insanin hadi gel birlikte "ola"lim çabasi.. Tabii bu inançsizlik gokten inmedi, once kuçuk yaslarimda "beyaz atli prens"in olmadigini ogrenmemle baslayan, sonra ustuste "tamam buldum iste bu o" larin siksik gundeme gelip sonra yeni bi "dogru adam" bulununca gundemden tamamen kalkmasiyla devam eden siki bi sureçten geçtim..
18 Kasım, 2005
DEVAMI FOTOLARIN..
17 Kasım, 2005
DİLAY FİRARDA 1

beciklerim ve ben
st. tr. dolaylarındahehe:)
şuna bak sen!

ara sokaklar..
vee kopeeeeek!!
bu cafe st tr.nin en ünlü cafesi imişşş
bizim gecekondular gibi mi görünüyo?
tabela..
kubilayın deyişiyle (pek çok güldüm ben) dilay firarda'nın gecikmeli fotoğrafları.. ilginç hiçbi şey yok fotoğraflarda, klasik tatil, anı fotoğrafları bebe becik..
şu sıralar garip şeyler yaşıyorum biraz, sanırım ayarım yok benim ya da dünyada gerçekten alkol kardeşliği diye bişey var:) evimizin babası jerome' dan bahsediyorum, sabahlara kadar içen, sarılıp ağlayan, her gece aynı kötü çocukluk anılarını anlatan iki korkunç tipleme olduk:) biri 46 yaşında bi fransız gazeteci, biri 25ine yakında gircek olan ve bundan ödü patlayan ne geçmişi( ben o geçmişin taa..) ne geleceği olan, bi süredir zamanını ordan oraya gidip alakasız ne kadar iş varsa( geçenlerde bi yerde okudum fransadaki çalışma saatleriyle ilgili bi yazıydı, 1900 yılında fransada haftalık çalışma saati şuymuş: 70 saat+bir gün izin. sonra bodrumdaki son resepsiyonistlik maceram geldi aklıma, haftada izinsiz 84 saat çalışmak, 105 yıl önce bile-oha ya koca bi asır- burda böyle bişey sözkonusu deilmiş! ve neden burda olduğumu bikez daha anladım, burdaki şuan yasal çalışma saati haftalık 35 saat, 2 gün izin ve yıllık 5 hafta ücretli izin, fransa bu konuda avrupada ikinci sırayı alıyo, norveç 32 saatle başı çekiyo ki orası ayrı bi inanılmaz, çocuk yapınca anneye 3yıl babaya 4 ay izin gibi..) onu bunu yapmakla geçiren bi türk kızı(tamam betimlemede kendime biraz torpil geçtim).. ve geçenlerde bana kaderin bizi karşılaştırdığını falan söyledi(düşün artık alkolün seviyesini:) bu arada şöyle bi yanlış anlamayın ayarı geçiyim, evimizin annesinin hastasıyım, arada kesinlikle bi hinlik fesatlık koca çalmaca yok.. ikimiz de hastasıyız hatunun:) hatta bazen ne mükemmel kadın be şu Laetitia diye kadeh tokuşturuyoruz.. jerome'un brigitte bardot'yla yok serge bilmem neyle(soyadını unuttum adamın, fransanın en ünlü şarkıcısıymış zamanında, yani herkesin tanıyıp bildiği, ister istemez sevdiği, bizim barış mançomuz falan gibi, fransız şarkıları dendiğinde ilk akla gelen melodilerin yaratıcısı) geçen bi çocukluğu olmuş, babası buranın ünlü kalp cerrahlarındanmış hatta dünyada ilkkez bilmem neyi bulan adammış falan.. dolayısıyla çok renkli bi insan kendisi, bi o kadar da bedbaht:) içinde o kadar çok şey birikmişki yıllardır, kusarcasına anlatıyo.. hep bişi yapmak istemiş bi türlü olmamış, düzenin çarklarına bi türlü kaptıramamış mı desem kendini tam da kaptırmış mı desem bilemedim .. dayanılmaz yalnızlığını yenmek için kadın yapmış, çocuk yapmış, kariyer yapmış ve sonra bi bakmış 46 yaşına gelmiş.. bana çok dokunuyo halleri.. ve yaşadıklarım gerçekten garip, ibret verici, önümde arayıp da bulamadığım ciddi bi alkolik vakası.. alkolün yorduğu bi bünye, alkolün esir aldığı bi hayat ve feci bi ölüm korkusu yine alkol masasında tartışılan.. korktum.. neyse ya ben saint tropez'yi anlatçaktım.. (bu arada bunu da demeden geçemicem, benim hallerimi ,gelişimin hemen ardından anlamış jerome ve de karısına söylemiş hemen, endişelenmişler biraz, sonra sorumluluk duygumun alkolün önüne geçtiğini görüp beni sevmişler, çok sevmişler hem de.. bu, bana ne kadar iyi hissettirdi, ne yazsam anlatamam, herkes herkesi bu kadar ön yargılarken.. bana inanılmaz destekler! dilay çok cesursun, dilay çok iyi şeyler yapcaksın sen hissediyoruz, evet dilay hayatının insanını bulcaksın bigün, seni anlayan insanlarla karşılaşcaksın, biz burdayız, sana yardım için.. yalan dolan, boşversene inanılmaz iyi hissettiriyo bunlar ve bazen ömrümün sonuna kadar burda onlarla kalabilceğimi hissdiyorum..)
neyse saint tropez epey uzakmış parise:) 8-9 saat arası.. saint tropez tabelasını gördüğümde ilk işim tüm görgüsüzlüğümle fotoğrafını çekmek oldu.
bu arada saint tropez'nin olayı şuymuş: zamanında gayet kendi halinde bi yerken brigitte bardot'nun burdan ev almasıyla dünya çapında turistik bi yer haline gelmiş işte, niyeyse hiç orayla ilgili bişiler yazasım yok, üzerinden zaman geçti çok belki de ondandır, ya da çok ilginç deildi, bodruma benzettim biraz:) neyse işte fotoğraflar ortada..
bu arada bu yazının başlığı neden dilay firarda 1, yakında barcelonaya gidiyorum, yani maceralarımın sonu gelmicek umarım.. yılbaşını bernamla geçircem. bernayla çok değil 2 sene önceki yılbaşımı düşününce tüylerim diken diken oluyo.. inanılmaz bi zavallılık içinde yapayalnız, kendimiz çalıp kendimiz oynamak suretiyle(hepsinin kamera kaydı var malesef) çılgıncasına rakı içip( ahhh o mezelerrrr...) hayatımızın hiç değişmiceğini içten içe düşündüğümüz bi yılbaşı.. ve şuna bak iki sene sonra, berna evli! barcelona' da, ben alakasız pariste.. ve yılbaşını kutlamaya barselonaya gidiyorum..
neden trye gelmiyorum?? çook nedeni var ama en akla sığanı tabii ki parasal nedenler..
bi de kırk yıllık "cif"in sif olmasına çok bozuluyorum ben yaa..
08 Kasım, 2005
BURALAR YIKILIYO!!
Evet, fransa sıçmış durumda( buna benim ekleyebileceğim bi yorum yok sanırım), ama olaylar burda televizyonda görüldüğü kadar yoğun yaşanmıyo desem bana kim inanır?
ben parisin bi banliyösünde oturuyorum, şansıma(!) türklerin yoğunlukta olduğu bi semt, ve ben bu olaylardan babamın korku dolu sesiyle bana telefon açtığı kadar etkilenmedim, tabii bunda benim hiper duyarsızlığımın da etkisi var...
olay aslen şundan ibaret;
densiz bi adamın yaptığı(sayın sarkozy) dengesiz bi açıklama sonucu(kendileri buna talihsiz bile demiyolar) ergenlik çağındaki veletlerin bilgisayar oyunlarındaki sanal dünyayı gerçeğe taşıma girişiminden başka bişey deil, orda nası yansıyo bilmiyorum ama bu olayları yapanların, yıkan yakan kısmın hepsi 13 14 yaşlarında çocuklar.. yani sosyal bi ayaklanma falan deil, evet fakirler işsizler itilmişler bezmişler ama bence bilinçli bi durum yok ortada.. bu çocuklar amerikan filmleri ve bilg. oyunlarıyla büyüdüler ve sanal dünyayı gerçeğe taşıyolar, üstelik öylesine de aptalca ki, salaklar yine fakirlerin arabalarını yakıyolar(çünkü zengin semtlerde polis feci önlem almış durumda), yani bilinçli bi hareket olmadığı kesin,revolution falan olduğu yok.. neyse bilinçli ya da bilinçsiz ortalığın amına koydular ve fransada 1955 yılından beri 3. kez olağanüstü hal ilan edilmek üzere, birincisi cezayir savaşı ikincisi 68 olayları.. üçüncüsü de dilayın gelişinin şerefine hadi bi yakıp yıkalım olayı:)
sokağa çıkma yasağı yolda..
hakkaten gittiğimiz her yere bela mı götürüyoruz diye de sormadan edemedim kendime duygu- new orleans olayını da düşününce..
neyse ben duyarsızım, bilmiyorum neden hiç bişey şaşırtmıyo artık beni, beni yaksalar burda son çığlıklarım eminim yine aynı olcaktır..
03 Kasım, 2005
SIRADAN Bİ GÜN!
Günüm yanlışlıkla üzerine bastığım köpeğin çığlığı sonucu bütün ev halkının uyanmasıyla başladı, köpekten sonra duyduğum ikinci ses “günaydın bebeğim”diye tüm sevecenliğimle yanına gittiğim Milo’nun(3 yaşındaki) klasik günaydını olan “kötüsün, defol”uydu, sonra banyo tıkandı, klozetin kapağı elimden kaydı ve kırıldı vs..
Ben trene son anda yetiştim yine bisikletle 18 kaza tehlikesi atlatarak.. ve tren gelmedi, evet derse geç kalcaktım..
Bi sonraki trene bindim suratımda bi paris klasiği olan parisien bi suratsızlık, yanıma hayatımın aşkı yerine kokan bi adam oturdu, karşımda da belli ki yeni aşık bi çift, yapış yapış, kızın elinde bi çiçek.. aşk da yalan çiçekler de herşey yalan zaten batın hepiniz..dedim..
Sonra sırayla metroları son anda kaçırdım.. metroda karşımda süper tiki bi kız(bu cici kızlar esnerken maymuna dönüşmekten ve makyajlarının bozulmasından korktukları için esneyemedikleri esnemelerini nerelerine sokuyolar,soru 1) ve yanında elindeki sandviçi sanki otuz saniye içinde ve maksimum şapırdayarak ve ağzının içindeki tüm ayrıntıları göstererek ve de gözlerini alabildiğince açarak yemezse cezalandırılcağını düşünen bi zenci.. o sırada kulağıma “sensiz olmaz”ı söyleyen bülent ortaçgil ve sızlamaktan birazdan düşmesinden korktuğum burnum..(bu arada alakasız ama fransızların yemekten sonra peynir muhabbetinin yemekte doymayıp hadi biraz da peynir ekmek yiyelim de karnımız doysun mantığıyla ortaya çıkmış olmasından fena halde kıllanmaktayım)
Bütün kırmızı ışıklarda, hiç atlamadan hepsinde durduktan sonra derse bi hayli geç kalmıştım tabii ki.. çekiklerden oluşan sınıfıma girdiğimde bi de hocanın azarlamasıyla tam oldum.. ve sonra sorular ardarda gelmeye başladı, allahım neden bu çinlilere fransızca konuşma yasağı konmuyordu, olmuyodu işte bariz olmuyodu, konuştuklarını kendileri bile anlamıyolardı ayrıca dalga geçer gibi neden hepsinin adı çing ya da çungdu, hoca hangi birine adını sorsa o ince sesleriyle “çing” ya da o tarz bişeyler demeleri beni benden alıyodu.. tanrım nası bu kadar antipatik olabilirlerdi, bi de üstüne üstlük neden bu kadar çoklardı, bunun önüne geçilmeliydi artık! Tek çocuktan fazla yapma yasağından ziyade soyları tükenene kadar çocuk yapma yasağı falan konulmalıydı, tanrım bana neler oluyodu, neden bu kadar iğrençtim??
Özlemekten yoruldum artık birilerini sanırım sorun bu biraz, sürekli yanımda taşıyıp hiç
özlemek zorunda kalmıcaam bişi yok mu(bu da soru ama çinlilerden sonra kaçıncı soru olduğunu hesaplayamadım).. derken karnıma saplanan bi ağrıyla kendime geldim, evet kanlı bi bi hafta başlamıştı..
evet regl olmıcak ya da olmamış olsam trendeki o çifte bakıp yalan işte demicektim ya da karşımdaki kızın esneyememesine, durduğum kırmızı ışıklara sinirlenmicektim belki ama şimdi olmasa bi dahaki ay olcaktı, yani hayatımın yarısını diğer bütün kadınlar gibi kıllanarak, ağlayarak ve söylenerek geçirmek zorundayım.. neyse..
Dersten çıkıp dolaşcaktım normalde ama regl olunca bütün hevesim kaçtı, ders bitti, teoman “çok güzel hala istanbulda sonbahar” diyodu (aslında yanıma bi teoman kaseti alarak günümün kaderini çizmiştim), artık kırmızı burnum ve dolu dolu gözlerimle iyice zavallılaşmıştım ki bi türk lokantası gördüm, iki kelime konuşurum hem, hem de acı bişiler yerim diye girdim hemen.. karşımda iki tane hanzo, türk olduğumu öğrendikten otuz saniye sonra “kız, seni arabaynan gezdirelim mi” diyerek, son satırlarımın sikerim istanbulunu da özlemini de olmasına sebep oldular.. üstelik ordan çıktıktan sonra adını gördüm mekanın: Mc Döner











