20 Kasım, 2007

EMMA VE GREV

Bu feysbukun içinin boşluğu sanırım beni kamçıladı, yazasım geliyo artık. Herkes orda birbirine dansöz falan yollayıp yumurtadan ne çıkacağını beklerken (önce çok tepki verdim şimdi oyun gibi geliyo, yani en azından benim üzerimde amacına ulasmış durumda feysbukçu abi), benim burda yazasım geldi sinsi sessiz aahh o eski bloglar nerdeee deyu deyu:) (mektuplar mail, mailler blog, bloglar myspace, myspace facebook olmuşken ve ben tüm bu süreçte burda olmaktan gurur mu utanç mı duysam bilemezken, bi de nerdee o eski bayramları düşününce garip bi ürperti duyup bu parantezi kapatmaya karar verdim).
Şimdi, iki olay yıkıyo Paris'i şu sıra: Grev! Bizim gibi, ülkesinde grevlerin pek olmadığı olsa da hemen copların, burnuna burnuna sallanan işaret parmaklarının falan devreye girdiği bi ülkenin vatandaşları için bu grev işinin ciddiyetini anlamak zor. Bunu anlatmak da benim üzerime vazife olduğundan anlatıyorum şimdi:
Bu sncf ve ratp denilen ve burdaki bütün ulaşım araçlarını (tren, metro, otobüs) tekelinde bulunduran kurumun çalışanları taa yıllaar önce biraz imtiyazlılarmış diğer çalışanlara göre. Yaptıkları iş ağır iş kabul edildiğinden (yani muhtemelem o sıralar yol çalışmaları vs yapılıyodu) diğerlerinden erken emeklilik, emekli maaşının 2700 euro olması, kişinin ölümü akabinde tüm haklarının ailenin diğer bireylerine geçmesi vs gibi taşşaklı cinsten diyebileceğimiz imtiyazlara sahipler bu amca ve teyzeler.. E devlet bigün bunları kaldırmak istemiş yavaştan sanırım 1968 yılında. E amcalar o imtiyazları kaybetmek ister mi? Grev yapmışlar bakın bakalım nooluyo diye, yasa geri çekilmiş tabi. Ve adamlar 40 senedir her bu konu gündeme geldiğinde anında greve başlıyolar ve geri adım atılıyo.. Yani bu bi döngü, bu saçmalığın daniskası! E sarko amca da çok sayko olduğundan geri adım atmam diyo (e haklı da çünkü olayın bi çıkışı yok), onların o imtiyazlara sahip olabilmesi için gereğinden fazla vergi ödeyen halk da durumdan şikayetçi olduğu için greve dayanıyo! (Annemin yorumu; ooo bizde olmaz ki öyle grev mrev, dolmuşçuların uyanıkları iki katı paraya çalışır, taksiciler birleşir falan bi şekil halk perişan olmaz. Evet anne, biz olayın çakallığını bi şekilde bulup grev falan yaptırmayız canım ülkemizde, türkün gücüne hiç bişey yetişemez:)
Ve işte le bordel! (bordel fransızcada kerhane demek ama karışık durumlar için de kullanılıyo, dağınık, düzensiz, keşmekeş filan anlamında ve bütün küfürler gibi kelimenin anlamını ikiye katlıyo).
Paris'te grevin ikinci haftası ve sonuç: normalde sabah ve akşam saatlerinde en geç 2 dakikada gelmesine rağmen yanındakinin kafasını ısrmak zorunda kaldığın metro 45 dakikada bire falan inince(bazı hatlarda hiç metro yok) tam bi bütünleşme sağlanıyo, artık o topluluk "bir" insan oluyo, tüylü paltoların üretimi durdurulsun gibi cin fikirler beliriyo insan zihninde önündeki kadının paltosunun tüylerini çiğnerken. Metroda dik bile duramıyosun, garip eğik bi pozisyonda ayakların yerden kesilse bile kımıldayamıcak şekilde yapıyosun yolculuğunu, inmen gereken yerde inebilmen bi mucize, sosyal hareketler karşısında sadece o hareketin içinde olmadığı için inanılmaz bir dayanışma içinde olan insanlar , bir sohbet, bir muhabbet, espiriler kahkahalar havada uçuşuyo (ama gülünce kımıldadığın için canın daha çok acıyo ve paltonun tüyleri burnunu kaşındırdığı için daha acınası bi duruma düşüyosun).. Tabi bunlar başına o metroya binmeyi başarabilmişsen geliyo. Onun dışında insanoğlu elindeki tüm imkanlarla sokağa çıkıyo sabahın en erken saatlerinde; bisiklet, scooter, kaykay, paten, roller ve biricik sadık ayaklarıyla. Hayır arabası olan da yaşamadı çünkü trafik akıllara zarar, 5km 1 saat 15 dakikada falan alınıyo.. Arabalar bisiklet ve otobüsler için ayrılmiş şeritten gidince otobüs içindekiler metro+araba içindekilerin durumuna maruz kalıyo, dabıl etki (tabii yine otobüs bulabilmişlerse), e bu sefer bisiklet ve motorlar kaldırımda sürmeye başlıyo ki bırak motoru burda kaldırımda bisiklet sürmenin cezası var.. derken.. şakır şakır yağmur yağıyo bu arada istisnasız.. Ne fransızın kibarlığı ne insanın insanlığı kalıyo:) -annem demedi ama bizde insanlar yumruk ve cinayet yoluyla da bu işe son verebilirdi pek tabi, kır iki üçünün ağzını bak bakalım yapabiliyolar mı grev bi daha:)
Ben de diğer herkes gibi biter bir iki güne diye işten 2 gün izin alıp baktım ki grev bitmicek ama ben işimden olcam düştüm yollara iki gündür (evet iş buldum, şimdi de sekretercilik oynuyorum ama tırnaklarıma oje sürmüyorum), inceleme aşamasında olduğumdan komik geliyo henüz, iki gün sonra sinirden klavyeyi yeme riskim olduğundan bir an önce yazayım istedim.
Bi de Emma var. Bi tane adam çıktı piyasaya, 32 yaşında (tabi göremiyoruz kendisini şapkası ve karanlığı var). Emma adlı sevgilisi tarafından terk edilmiş ve onu geri elde etmek için herşeyi yapmaya hazır. Her dakka radyoda reklam geçiyo 1 haftadır, "emma seni seviyorum geri dön, paul" diye. Her yerde aynı cümlelerle afişler ve kızın resimleri, geçen çakmak aldım kadın bi paket bonbon verdi, yine aynı slogan paketin üzerinde. Adam paris sokaklarında hatunun fotoğrafını projektörle tüm binalara yansıttı vs.. aaaa ne güsel dedim ben aşka bak. Akşam Yoann'a anlattım. "Reklamdır o" dedi. Dudaklarım büzüştü "hayır aşk o" diye ama sesim de çatlak çıktı zaten kafamın çalışmaya başlamasıyla. Ufak bi araştırma sonucu, henüz açıklanmamış olmasına rağmen bunun Gaultier'nin yeni çıkardığı parfüm için reklam kampanyası olduğu sonucuna vardık. Fikir dahiyane bence, yani gerçek olsa çok hoş olurdu ama paranın insanın kafasını ne denli çalıştırdığını görünce zaten o kafanın enerjisini aşka harcamaması normal. Param olsa ben yapardım böyle şeyler diye düşündüm hayal kırıklığı içinde ve zaten bu yüzden param olmadığını anladım:) Bi hayalciler vardır bi de gerçekçiler.. ama ben Emma'ya ve bu hikayeye çok bağlanmıştım:(

19 Kasım, 2007

HEVES

Yabancılığıma yabancılaştığım andır bu an. Anların birleşe birleşe en küçük zaman dilimi olmaktan çıkıp bi sürece dönüştüğü zaman dilimi. Baslangıcını da sonunu da esasen bilmediğim bi zaman parçası. Elif Şafak'ın "Araf"ta özetlediği durum; insanın yabancı bi ülkeye gittiğinde ilk kaybettiği şeyin yıllardır en tanıdığı şey-ismi- olması, isminin noktaları, çengelleri.. Benimse bu durumu bile sanki hep böyle olmuş gibi kabullenmem..
Aylardır adam gibi bişey yazmadım ne buraya ne de burdan gizlediğim bi kağıt parçasına. Önce kimilerinin bende yarattığı eleştirilme korkusu (sanki her yazdığımla doğru mesajlar vermeliydim, dahası doğru olmalıydım, "yanlış" ve blog sahibi olamazdım zira) ve her yazdığım cümle rütükten geçebilmeli hissiyle yazamadım, sonra zamanla üşengeçlikten "ne gereği var"a kadar geldi işler. Yazmadıkça yazmayasım geldi.
Şimdi yazmam da ani ve köklü bi değişikliğin bildirisi falan değil. Hep olduğu, daha önceden de hep olduğu üzere canım istedi.
Bunları yazınca tekrar bütün hevesim kaçtı ya olamaz:(

07 Ekim, 2007

TEKRAR YAZMAYA ÜŞENİLİYO

Ölüdeniz (turistlerin en gitmeye meraklı olduğu yer diye)




Kalkan ( pansiyonun terasından)








güzel yurdum denizi




en sevgili arkadaşlarım istanbulda rakı sofrasında





Kaputaş plajı



Aslında yazmaya üşenmek de deil bu. Artık herşeyin sıradan gelmesi hadisesi. Yani öyle yüce bi an ki şu an sevgilimle neden böyle kavga ettiğimi bile anlayamıyorum, hasta olmasa. bugünki rugby maçını benim yüzümden evde izlemiş olmasa, geçen haftasonu kolunu benim yüzümden bi darbeyle rengarenk yapmasa uyandırıp sorcam biz niye kavga ediyoruz bre yoann diye. Hatta sevdicek dicem, ne debelenip duruyoruz debelencek bişeyimiz yok diye mi. cık cık cık.

Evet Türkiyedeydim: Ankara, İstanbul, Bodrum, Kalkan, Kaş, Ölüdeniz, Kabak koyu.. Bissürü şey yaşadım daha da bissürüsünü hissettim. ee iyi de ne noolcak.. neyse ben yine foto koycam sonra da bütün o ordayken düşündüklerimi bi yerlerime tıkçam. Bişey hariç: bi yatılcak bi de yenilcek yer, öyle ki ben bu yerlerde yaşadığım 3-4 gün boyunca ressam olup oralara şahane resimlerimi bağışlamak, köşe yazarı olup köşemde onları yazmak, reklamcı olup reklamlarını yapmak, yönetmen olup oralarda film çekmek falan istedim. Yok. Öyle bi " ben oralarda kendimi buldum" hadisesi deil. Sadece kaldıım pansiyonu ve yemek yediğim restoyu çok sevdim giden olursa oralara uğrasınlar-hatta oralarda yatıp kalkıp yesinler- isterim.

Pansiyon ÖZ PANSİYON: Kalkan'da, çok temiz, iyi niyetli insanlarla bezeli (bu insanlarla enseye şaplak falan olmadık ama pansiyon sahipleri sabah güneşi direksiyonu tutulmaz hale getirmesin diye her sabah arabanın ön camına bez örten insanlardı. ayrıca zeytinleri, reçelleri pek lezzetli, hiçbi şeye karışmadan, iyiliklerini insanın gözüne gözüne sokmadan iyi olan, o kadar ucuz odaya buzdolabı ve tv koyan-2kişi 40ytl kahvaltı ve çay saati dahil- tvyi ben boşversem de yurdum insanı için ne kadar önemli olduğunu, tatilde bile kaçırılmaması gereken dizilerin varlığından haberdar, parayı çıkraken ödersiniz acelesi yok diyen, paranoyadan ve çakallıktan çoooook çok uzak, kısacası "şahane"insanlardı) küçük bi pansiyon.
Ve oradan tavsiye ettikleri bi restoran: ÇATI RESTORAN (Bu arada Kalkan gayet pahalı bi yer, akşam yemekleri genelde kişi başı içkisiz 20-25 arası). ilk gece bilemeyip başka bi yere gidip hayvanlar gibi hesap ödeyip çirkin şarap içtikten sonra keşfettik burayı. Önce sahibini ingiliz zannettik çok türk bi mekan olmasına rağmen ortalıkta dolanan orta yaşlı ingiliz hanım dolayısıyla. Sonra öğrendik ki o, restoran sahibinin eşiymiş, sevgili beyefendi adanalıymış. Niye bu kadar kibar konuşuyorum, çünkü adamlar süperlerdi. Garsonlar, servis, tabakların sunuluşu, yemeklerin bolluğu ve kalitesi, ikramlar, fiyatların diğerlerine göre anormal olmayışı, dekor, müzik (böyle cıngır cıngır değil de tatlı tatlı, eueueue diye uzatmadan türk sanat müziği ya da ezginin günlüğü ama hepsi sözsüz), ikram tabaklarındaki hiç bilinmeyen meyveler, ortamdaki kimsenin yılışık olmayışı biz sarhoş olup yılışsak bile..



Kabak Koyu'yla da ilgili bikaç şey diyip bitircem: Arabayla inmeye kalkmayın toprak yolların en çıkmaz anında bi teyzeye rastlayıp "yok sizin araba iner oraya" dese de. Sakın "Natural" da kalmayın, horoz sesleri arasında teknoya maruz kalmak ve "dostum sıcak şarap yaptım"diyen dangalağa bardak başına 7,5ytl vermek istemiyosanız. Ayrıca çoluk çocuk da cabası ortamda 3 yaşlarında minik lanet bi kız çocuğunun yanı sıra..


Bi de fotolar da da var: Kaputaş plajı, rengi sadece fotoğraflardaki yalan olmayan yurdumun pek bi.güzelliklerinden.. Kalkan'a 6km Kaş'a da 20km falan olsa gerek.
Yine, güzel yurdumun güzelliklerine hayran kaldığım an..





18 Eylül, 2007

ACAİP HAYVANLAR

BU Bİ ŞARKI.GERÇEK.

"incinsen de sözün düzünü diyciyem
acayip hayvanlara benziyirsen

men senin bu emellerine nece dözum
men ne diyim daha sana yoktur sözüm
sır sıfatından su içmeyür gözüm
cinlere şeytanlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

abu ne gafiyedir açıp gelmişsen
gözlerin gene ot saçıp gelmişsen
sanki cehennemden kaçıp gelmişsen
devlere hortlaklara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

senin başın bedende işkencedir
kenardan bakanlara eğlencedir
boynun büyükse bedenin incedir
armudu ıskanlara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen

incinsen de sözün düzünü diyciyem
acayip hayvanlara benziyirsen

günde bir okka bir iş görebilsen
her gün içirsen sarhoşluk edirsen
gece de eve sürüne sürüne gelirsen
gara sorulcanlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

senin de batıl di oruç namazın
hıçkırırsan tutulmıyor boğazın
mikrofonsuz da gür çıkar avazın
klorak satanlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

senin görünüşün bir ayakşımıdır
alacalı yüzünde şahmatmıdır
bir özüne bir bak başın yuvarlak mıdır
51 ekranlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

incinsen de sözün düzünü diyciyem
acayip hayvanlara benziyirsen

yüz kiloya yakın garazlaşmışsan
kartlamışsan çok yaramazlaşmışsan
saç kalmayıp başında dazlaşmışsan
kapaksız kazanlara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen

keyfte yiyip şişirmişsen karnını
köfte yiyip şişirmişsen karnını
beleş yiyip şişirmişsen karnını
esnemiş hayvanlara benziyisen
gavlamış hayvanlara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen

ne var sen üstüme mırıldıyırsan
sanki paslanmışsan gırıldıyırsan
sesin de çıkmıyor hırıldıyırsan
benzinsiz çakmaklara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen"

LÜTFEN ÜŞENMEYİP YOUTUBE'DEN KLİBİNİ İZLEYİN. PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ.

03 Eylül, 2007

BASKET VE NORMANDIE

İki hafta önce bi basket maçına gittik, evet hayatımda bir ilkti ve hiç bu kadar zevk alabileceğimi düşünmemiştim. Üstelik Tony Parker oynuyodu, hani şu Eva Lingoria'yla evlenen geçenlerde, medyatik bi kişilik olduğu için maç daha da heyecan verici oldu (evet kızlar bağıralım Toniiiiiiiii diye). Aman neyi varmış canım Tony'nin diyen ben hop oturup hop kalktım, bütün basketleri o attı:) yani en azından hiç kaçırmadı, ve her defasında içimden basket demeyi bi borç bildim.
Maç sonrasında elim acıyodu alkışlamaktan ve dizime vurmaktan, yani ben çocuklar gibi şendim geçenlerde bi cumartesi:) Yazıyı da beklettim fotoları da koyarım diye ama ben salak fotoğraf makinamı şarj etmeyi unuttuğum için birlikte gittiğimiz kişilerin fotoları yollamasını bekledim, yollamadılar, sıkıldım yazdım. Tony falan hikaye de pompom kızları göstermek istiyodum aslında:)

Sonra geçen hafta sonu Normandie'ye gittik Yoann'la. Paris'in kuzeybatısında bi yer. Okyanus kenarında. Sular çekildigi için okyanusun tam ortasında fotoğraf çekebildik ama yüzemedik. iki tane şehir gördüm. Biri Deauville, Fransa'nın kumar merkezlerinden biri, bissürü casino vardı ve hayatını pokerle kazanmak istediğine karar veren ben için hoş bi gezi oldu.

Bi de Honfleur diye şirin mi şirin bi şehir. Çok sevdim bi daha gitmek istiyorum.



okyanus ortası
Honfleur
Bisikletler


..ve mangal...

6'sında Türkiye'ye geliyoruz.. Ankara.. güney.. İstanbul..

Arayamadığım olursa mail atsın telefon numarasıyla birlikte, görüşmek isterse tabe..

11 Ağustos, 2007

UYKU

Nefret ettim ben hep uyuyan insanlardan. Filmin tam ortasında, sohbetin tam ortasında, gecenin tam ortasında, içkinin, herşeyin tam en güzel yerinde.. Evet insan doğasının en doğal, en masum halinden hep nefret ettim ben.
Kendiliğinden olmadı bu tabi, herşey "insomniaque" olmamla başladı:) En güzel neden uyuyanlardan nefret etmeme.. Kendim uyuyamadığım için insanların nasıl uyuyuverdiklerine anlam veremedim önce, sonra kıskandım belki de.
Olay ev arkadaşımın uyuşukluğuyla başladı. Hatun sabah okula gidip, akşamüstü eve gelip uyumaya başlıyodu (evet başlıyodu çünkü onun için bi iş gibiydi bu), anlaşılır bişeydi öğle sonrası uykusu. Sonra yemek hazırlayıp uyandırırdım kendisini, yemeğini yeyip geri uyurdu. Hep uyurdu. hatun birlikte yaşadığımız 3 sene boyunca hep uyudu. Biz birlikte 1 tane film bitiremedik onca zaman boyunca. Arada hazırladığımız rakı sofralarında tam ben derdimin en dertli yerindeyken uyudu. İnanamadım, tam da tacizin ayrıntısına gircekken, gözyaşlarımı tutmuşken bütün gece o an akıtmak için, uyuyuverirdi.. Kendisinden nefret ettim uyuyo diye:)
Sonra gel zaman git zaman bi başkası uyudu yanımda:) derken bi başkası, bi diğeri.. Hiç anlamadım insanın uykuya yenik düşmesini, ben hep gecenin son anını beklerdim en güzel sonlar en acı anlar için, ve gecemin içine sıçtı bu tipler yıllar boyu. Benim sulanan gözlerime karşılık karşımda kapanan gözler. En canım ciğerim bile uyudu benim direncim karşısında, tanrım, ne kadar da sıkıcı olmalıyım! Evet sonunda karar verdim, ben çok sıkıcı olmalıyım:)
Ama:)) ayıp yine de uyumak bazen. Karşındaki bütün gün, bütün gece en uygun anı beklemişken sana söylemek için o şeyi. O şey... herhangi biri için ağır çeken o herhangi şey işte..
Ben sonradan daha iyi anladım neden uyuduklarını, uyuduğunuzu, insanlar duymak istemediklerinde uyur en çok, duyarlar dinlerlerse sonra ağır geleceğinden, yük olacağından, uyku en sığınılasıdır. Anladım. hem onları, hem de ben, kendim ne kadar sıkıcı olduğumu..
Bu neyi değiştirdi peki, hala nefret etmiyo muyum o uyuyanlardan ( mon dieu, o uyuyanlar derken bile nefret seziliyo)?? Parantez içi cevap. Egoizm. Çift taraflı. Bi şarkı da var ama sözleri kayıp sayın MFÖ.
Bi fareler uyumuyo geceleri, onları da ben sevemiyorum.
Not: Armağan len sanırım sen hiç uyumadın beni dinlerken, bravooooooooooooo, kocamansın. Seçkin? sızmadıysan eğer sen de dinledin di mi beni yaw? Sıksam çıkar daha, Evrenim var.. daha neler neler.. ben çok bunaldım herhald.
Çok özledim ve dahası.. Sonrasında uyumıcak olanlara:)

01 Ağustos, 2007

FARELER VE YAŞLILAR

İnsan delirir. Ben deil, kim olsa delirir.
YOKLAR: iş, arkadaş, para, berna, özgüven, sigara, omuz
VARLAR: fareler, yaşlı kadınlar, geçmiş
o kadar sıçmışım ki cümleleri toparlayamıcam diye madde madde yazıyım dedim o da olmadı, sırıttı her bi yanı.
Evet işte, iş bulup 5 gün çalışıp ayrıldım, benim türk kardeşlerimi öldürmeye silah alma maksatlı parayı bari dolaylı yoldan da olsa ben kazandırmayayım diye, hiç politik olmama ve de onca umarsızlığıma, ırktır millettir safsatalarına aldırmamama rağmen, sırf bişeye körü körüne inanan bu salak bulduğum takımlardan herhangi birine hizmet etmemek için. Güzel paraydı. 5 günde bana gösterdiler nası güzel olduğunu ama yemedim.
Binlercesi için büyük bi lüks olabilecek evde oturma eylemine karşılık, çok sıkıldım ben. Evdeyim. Ve bu evde fareler var (bir paris klasiğiyle karşı karşıyasınız şu anda), Paris kulesiyle kilisesiyle olduğu kadar sıçanları, fareleri, donsuz kadınlarıyla daha da ünlü bi şehirdir aslında.
Sonra kokmuş metroları, o metrolarda habire acıklı bakışlarla para isteyen tipleriyle bin basar türkiye raylı hatlarına. Paris de aynı İstanbul gibi yaşancak deil ama gezilcek bi şehirdir. Hepsi budur.
Bi de bi kadın çıktı son zamanlarda burada canıma okuyan. Sevdiceğimin babannesinin kız kardeşi. 75 yaşında ama bizimkilere benzemiyo, capcanlı, dimdik bi hatun kendisi. Ve bu insancık bi rahibe, yani aklınıza düşmez diye söyliyim (önemini bi sonraki cümlede anlıcaz) bekar, hiç sevgilisi olmamış, çocuğu mocuğu olmayan bi tipleme. Ama o tvdeki rahibeler gibi falan da deil ha, zıpır zıpır bi hatun. Yani tam rahibe bile deil aslında yandan yemişi. Ama hayatındaki onu o yapan herkes hemen hemen öldüğü için kafayı herkese takmış durumda iyilik yapçam ayağına.
Ve bu kişi haliyle beni çok seviyo, ve sevdiğinden fazla yoruyo. Beni hep görmek istiyo, görüşsek de asla tatmin olmuyo, hep sitem halinde. Günümün 6 saatini kendisiyle geçirsem de hep şikayetçi yeterince vakit ayırmıyorum diye kendisine. Görüştüğümüzde beni habire başka yaşlıların evine götürüyo, bana hiç sormuyo, bana iş arıyo, hadi amcana teşekkür et diyo, her gittiğim yerde aynı hikayeleri anlatmamı istiyo, kendimi habire habire ama kendi istediği gibi çevire çevire anlattırıyo. Anahtar veriyo aç diye kapıyı, açamayınca bağırıyo salak mısın gibisinden, bahçesinden çiçekler almamı istiyo, her gittiğimde iki torba bitkiyle dönmemi sağlıyo eve Yoann'ın "bu neeeeeeeeeeee" çığlıklarından haberdar olmasına rağmen.
Bambaşka hayatlara götürüyo beni, acayip kadınların evine. Evdeki hayvanlarıyla (50 kedi 20 köpek gibi bişi) ancak uğraşabildiğinden kendi öz oğlunu yetiştirme yurduna vermiş bi kadın, kendinden 15 yaş büyük kocasını evin üst katına hapsetmiş başka bi kadın, yok boğazı kanserden deline deline ölmüş bi adamın karısı.... korkunç hikayeler.. hayvan dolu evler ki ben hayvan mayvan sevmem kardeşim, bi de zaten alerjim var kediye hapşira hapşira mahvoluyorum aldığım ilaçlara rağmen.
Ve bu canavar kadın habire ana babasını anlatıyo bana, yetmez gibi dedesini ninesini, daha da ilerisini, iki yüz yıllık hikayeler.. yoruluyorum.. dinleyemiyorum.. Gitmesem de hergün arıyo beni bu kadın. Cevap vermesem bi daha bi daha arıyo. GEEEBEEEEEEEEEEER demek istiyorum artık yordu kaltak. Azarlıyo beni. Sorumluluklar yüklüyo. Acıyamıyorum bile.
Kolay değil : bembeyaz duvarları yüksek, akıl hastanesinden yeni çıkmış insanların servis yaptığı bi kantinde, 75 yaşında bi rahibe bozuntusu ve evinde 80 tane hayvanı olan 65 yaşında bi başka kadınla kendini buluvermek, bambaşka bi ülke bambaşka bi dilde.. bambaşka yemekler yemek sosa batıra batıra ve ekmekleri çantaya atmak sonrasında görülecek Govache (resto sonrası görülmeye gidilecek eşşeğin ismi) için.
Neyse..
Ben şu sıralar, bu yaşlı kadının telefon tacizleri dışında (gitmediğimde tabe), gününü bu fareli evde geçirmek durumunda olan bi insan olarak, ne bu farelerin varlığına, ne de insan zekasının bu iğrenç canlıyı yoketmek için nasıl gerekli çözümleri üretemediğine inanamamanın verdiği çaresizlikle ağlıyorum bol bol.
(evet her yolu denedim, elektonik faresavara kadar, hiçbişey savamadı onları, bi iki yapıştılar yapışkanlı tuzaklara şimdi onu da öğrendiler yanından geçiyolar).
Bense yaşlılardan, farelerden ve beni tüm bunlardan koruyabilecek olan sevdiceğimin iş alanı olan inşaatlardan nefret ediyorum!

22 Temmuz, 2007

BULDUM YORULDUM BEN HEP YORULURUM

Geçen çarşamba işe başladım Paris'teki Türk restoranlarına içecek ve yiyecek dağıtan bir türk firmasında. Yeri epey uzak, yaklaşık 1 buçuk saatte gidiyorum ve bilumum araç değiştirdikten sonra Goussainville istasyonunda inip bi 20 dakikaya yakın da inler ve cinlerle birlikte yürüyorum.
Görevim sekreterimsi muhasebeci. Evet şimdi de sekreter oldum muhasebe falan öğreniyorum sekreterlikle alakası olmayan ya da olan ama benim bilmediğim daha önce hiç sekreter olmadığım için. Ama öğrendim ki illa fantazilerdeki sekreterlerden olmak gerekmiyomuş, kot ve tişörtle de pek tabi sekreter olunabilirmiş.
Hayatıma renk geldi. Aslında ben bütün bu işleri sırf malzeme toplamak için yapıyomuşum gibi. Durum o değil aslında, param yok en basit haliyle, ama kimse kendimi kandırmama engel olamaz herhalde.
İş arkadaşlarım: ilk gün gittiğimde sabah kızlar beni pek sıcak karşılamadı, ben de sabah 8 buçukta başlayıp sonra 11 gibi bittiğini zannettiğim ama çalıştığım 4 gün boyunca ara ara gündeme gelen ve asla bitmeyeceğini anladığım bir tartışma karşısında "oh my god" dedim hatta demekten de öte "oldum". Konu "maya"ydı. 19 yaşındaki, 10 dk sonra IQ sunun doksanın altında olduğunu anlayacağım iş arkadaşım ya "yarım kilo maya ne kadar eder" diye sordu. Ve gelişmeler şu şekilde oldu:
Öteki: biz yarım kilo maya satmıyoruz, yarım karton iştemiştir o.
kız: haa ama nası yani şimdi yarım kilo dediyse ben buraya nası yazcam??
Ö: Bak bi karton maya 10 kilo. içinde 4 tane 2 buçuk kiloluk paket var.
K: iyi de yarım kilo nası o zaman?
Ö: yok o 5 kilo istemiştir, yani bi kartonun yarısı.
K: ama yok adam yarım kilo dedi.
Ö: yok o öyle değildir, koli diceine kilo demiştir, yarım kilo maya ne ki el kadar şey biz bizim o 2 buçukluk paketlerde 5 tane yarım kiloluk var zaten.
Orda kızın dünyası döndü. Yarım kilo, 2 buçuk kilo, maya. karton diye..
Bu tartışma 11e kadar aralıksız, 11 den akşama kadar 15 dakikalık ve kalan günlerde belirsiz aralıklarla devam etti. Gidip gösterdiler sonunda mayaları paketleri açmayı göze alıp, bilmiyorum son durum ne.
Ama bu sevgili iş arkadaşım beni çok güldürüyo. Telefonda biri bişey dediğinde anlamayınca, "yok anlamıom ben arkadaşıma veriom" deyip, arkadaşına dönüp "yaw cevap ver şu cingeneye anlamıom bişiler diyip duruyo" diyo:) sonra biri onu sinir ettiğinde onun "siniri geiyo" ve "işallah geberir" diyo "e"ler kapalı telaffuz edilmek suretiyle.
Sonra bi de bizden sorumlu bi kazım var. Her iş yerinde mutlaka bi tane olduğunu sandığım "gıcık"lardan. Ortalıkta habire söylene söylene gezinen, bi tek kendisi hiç hata yapmadığını sanan, sinirden kurumuş incecik kalmış, teninden kara yağlı ve kepekli saçları ve güneş lekeleriyle, hiç bişeyi sevmeyen, hiçbişeyi beğenip yemeyen, sinirini saklamak için dalga geçermiş gibi sinsi sinsi gülen, kimse tarafından sevilmeyen ve asla sevilmeyeceğini bilmenin aldırmazlığıyla her an daha da gıcıklaşmak da hiç bi sakınca görmeyen, hayatında hiçbir şey görmemiş, tanımamış, bi kadın gördüğünde aşağılamadan önce salyalarını akıta akıta gözleri dönen ve patronun bacanağı olduğu için orda olan insan tiplemesi.
Neyse, biz ilk gün öğlene doğru kızlarla iyice kaynaştık, o kadar kaynaştık ki alışveriş yapmaya gittik öğlen arasında ve ilk zehirlenmemi orada yaşadım, şey çalıyodu: lori lori, kara kaşli cadi lori" ilk kez duydum ve etkilendim lorinin cadı olduğunu öğrendiğimde:) Bu beni o an eğlendirmiş olsa da günde 8 saat bu müziği dinlemenin cidden beyin a.cıklamasına yol açtığını anlamam zaman almadı.
Kızlar ayakkabılarla bluzler arasındaki boşluklarda bana anlattılar işlerin nası yürüdüğünü, diğerlerinin nasıl insanlar olduğunu (daha sonra da başka birileri anlattı o kızların nası kızlar olduğunu) ve işi bırakmaya karar verdim. Bikaç gün daha çalışcam sanırım, belki bikaç hafta daha. Zaten pek kabul görmedim, herkes bana Ankaralı'yım dediğimde uzaylıyım demişim gibi baktı, sonra ismimi söyleyemiyolar zaten, bi de tantana yapıyolar kürtçe bilmiyorum diye, yani iş benim burda anlatabileceğimden daha ileriye gidiyo.
Böyle işte... haa bi de taşındım artık Yoannım yoran adamımın yanına.. iyi gidio.. İkea'ya da gittik ama gözümde çok büyüttüğümden hayal kırıklığına uğradım, ama 3km lik kuyrukta bekleyince geldim kendime.
iyice mail gibi oldu bu yazı da neyse artık idare etmece..

01 Temmuz, 2007

İŞ ARIYORUMMM YORULDUMMM

Evet iş arıyorum......... ve bulamıyorum.... ve gözlerim acıyo bilgisayar ekranına yapışmaktan.... ve umudumu kaybetmek üzereyim.
garip iş teklifleri karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum: tecrübeli sandviç hazırlayıcısı, en az 3 aydır bacak kıllarını almamış kıllı bayan (ödemesi yumuşacık kılsız tüysüz bacaklar) ve şimdi aklıma gelmeyen bi ton garip iş, tabi anons bıraktığım sitelerden gelen "sarılmalı akşamlar"tekliflerini saymıyorum.
Ne biliyim bari diyorum temizlik, ütü, çocuk bakıcılığı dışında bişey bulıyım, ayıp oluyo artık 26 yaşında bi de onca yıl okuldan sonra (bu arada okul demişken, derslerimin hepsini geçtim, aferin bana). Aramıyorum yönetmenlik, kameramanlık falan, ama en azından ne biliyim bi sekreterlik falan olsun bari de kafamı ufak da olsa bişeye yormak zorunda kalıyım, ya da yemek yapıyım domatesleri keserken aklımdakileri lime lime ediyim birileri de eline sağlık desin yesin sevsin. Bi işe yarıyım yani ben artık. Neyse varsa emmioğlu falan Paris'te olan ve benim gibi hiçbi işe yaramaz ama aynı zamanda her işe de yarar birine ihtiyacı olan bi deyiversin. Çaresizlik böyle bişey işte bilmem anlatabiliyo muyum:)
Neyse işte, bu arada temmuz ortası sevdiceğimin yanına taşınıyorum, yani zaten hep burdayım da artık resmileştirelim dedik yoruldum oraya buraya habire eşya taşımaktan. ciddi işler yaşına gelmişiz farketmeden naapalım. Öyle işte. Bi de eylülde Tr planı var yine hadi bakalım.
Haaa bi de Yoann'cım ehliyetini geri aldı sonunda, mutluyuz, gururluyuz, ilk fırsatta pikniğe sonra da İkea'ya gitçez:)
Lan ben ne zamandır yazmıyomuşum bi garip oldum. Neyse işsiz güçsüz bi insanım yazarım artık.

28 Mayıs, 2007

RESIM






ben artik resim de çiziyorum ve onlari gururla sergiliyorum:)