30 Mayıs, 2008

MINA

çok sinirleniyorum ben zaten hep sinirliyim ama hep amasi var daha çok sinirleniyorum. Blogumu yabanci guçler isgal etti, gizli guçler (paronayak miyim biraz? evet:), hayatimda en çok soz sahibi olabilecekler, aslinda en çok soz sahibi olanlar gelisimimde. Hiç hayaletmemistim hayatima dan diye boyle internet araciligiyla girebileceklerini ama girdiler, butun yazdiklarimi okudular, tum mahremiyetime tanik oldular. Ben hep gizli sandim yazdiklarimi, tum dunya okusundu ama onlar hayirdi!
Oldu, bitti, bitmis, bu çok sevdigim sevgili blogumu kapatmak durumundayim, niye? dunyada boyle de orospu çocuklari var diye..............

19 Mart, 2008

BU MUDUR

Eski yazılarımı okudum. Ben aşktan hiç bahsetmemişim şaşırdım. Ben hala aşığım ve kahramanım hala o bi Yoann! Herşey geçti bitti bana bi aşk kaldı ya da aşk herşeyi bitirdi yardı geçti bana bişey kalmadı. Mutsuz değilim çok hala aşık olduğum için. Adamların son kullanma tarihleri olurdu bende en fazla bi buçuk yıl neresinden baksan. Ben 2 yıldır bu adamlayım, yılmadım yorulmadım bıkmadım. Hayatının adamını bulmak böyle bişey mi? Ben hayatının adamı hikayesine de hiç inanmadım. Bilmem güzel geldi bunu hissetmek paylaşmak istedim.

10 Mart, 2008

9 KERE 3= 27

Bugün benim doomgünüm, 27 yaşında oldum bi anda ve bugün başıma gelen en büyük, en güçlü ve tek şey babama bişey olmasından korkmam oldu. Garip bi psikoloci.

03 Mart, 2008

KÜÇÜK NICOLAS

Annemin bi lafı vardır daha doğrusu annemin lafı değildir de annem pek söyler "bu da bok yemenin arapçası artık" diye. Hey gidi küçük nicolas bana bu lafı dedirtti ya helal olsun! Ya sen koskoca cumhurbaşkanı ol koskoca bir memlekete bunca kırdığın potlar yetmezmiş gibi bi de hakaret et herifin tekine "bas git seni gidi zavallı aptal" diye kibarcası ya da fransızcası "siktir git mına koduğumun dangalağı" da olabilir. Bu herif beni başından beri gülümsetiyo çünkü inanamıyorum gerçek olduğuna, bi çizgi film kahramanı gibi aklımda:)

30 Ocak, 2008

YINE SKI DAVASI

Oha iki aydan fazla olmus yazmamışım.
Hayatımda bişey olmuyo mu oluyo tabi ama facebook çok revaçta artık kimse blog okumuyo, burdan da birileri okuduğu için yazdığım ortaya çıkıyo. olsun. çıksın. evet öyle birileri okuyodur diye yazıyorum zaten babamın hayrına deil.
Ben yine "kar"a gittim de yazasım geldi iştahım kabardı. Hani şu Fransa'ya ilk geldiğimde 3 ay kaldığım kayak merkezinin on dakika ötesinde başka bi kayak merkezine gittim. Bu sefer dadı ya da hizmetçi olarak değil tatil yapmak için hem de. Sevdiceğimin ailesiyle. Dadı olduğum günleri özledim neticesinde:) Kayak da yaptım mı yaptım valla, yılbaşı hediyesi kayak kıyafeti alınınca, günlük 25 euro kayak kirası bi 25 euro da pistlere girme parası ödenince biraz baskı altında kaldığımı hissettiğimden, havanın tek bozduğu ve pistlerde en az insanın olduğu, en önemlisi karda anasının gözü iyi görmediğinden çıkamadığı tek gün kaydım. Götçekene de bindim bol bol da düştüm. Zevk aldım mı? Hayır. Ama kaydım. Önemli olan tek şey buydu ve ben onu yapıp ilk gün bacağımı burkup geri kalan günleri beni zorlamalarına izin vermeden huzur içinde geçirebilmeyi denedim ama o da olmadı. Olsun.
Sürekli pencereden dışarı bakarken benim 3 sene önceki halimde olan bi kız aradım neyi niye kime göstermeye çalıştığımı anlamadan. Kayak kıyafeti olmayan, ördek gibi yürümeyen, Seren serengil gibi göz çevresi bembeyaz olmayan, kırmızı botlu ve kırmızı çantalı tek kızı aradım. Göremedim. Ertesi gün beni hadi git dolaş diye zorladıklarında buldum kendisini. Edebiyat yapmak, ironi yaratmak için değil ama yine ben o kızın ta kendisiydim. Dönüşte kırmızı botlarımı kayak merkezinin çıkışındaki çöp kutusuna attım.
Karı bi kez daha sevmedim. Hep o Eskisehir'deki soğuk ev yüzünden. Atkı, bere giyinik yattığımız o ev. Ya da Morzine'de geçirdiğim o soğuk kış yüzünden, ilk tecrübe ilk yabancılık günleri.. 3 sene öncesine göre çok daha iyi fransızca konustuğumu da anladım orda 3 sene önce baktığım çocukları görmeye gidince.
Fotoğraf koymıcam bu sefer, bi nedeni yok, sadece hep koyduğum için önceden.

20 Kasım, 2007

EMMA VE GREV

Bu feysbukun içinin boşluğu sanırım beni kamçıladı, yazasım geliyo artık. Herkes orda birbirine dansöz falan yollayıp yumurtadan ne çıkacağını beklerken (önce çok tepki verdim şimdi oyun gibi geliyo, yani en azından benim üzerimde amacına ulasmış durumda feysbukçu abi), benim burda yazasım geldi sinsi sessiz aahh o eski bloglar nerdeee deyu deyu:) (mektuplar mail, mailler blog, bloglar myspace, myspace facebook olmuşken ve ben tüm bu süreçte burda olmaktan gurur mu utanç mı duysam bilemezken, bi de nerdee o eski bayramları düşününce garip bi ürperti duyup bu parantezi kapatmaya karar verdim).
Şimdi, iki olay yıkıyo Paris'i şu sıra: Grev! Bizim gibi, ülkesinde grevlerin pek olmadığı olsa da hemen copların, burnuna burnuna sallanan işaret parmaklarının falan devreye girdiği bi ülkenin vatandaşları için bu grev işinin ciddiyetini anlamak zor. Bunu anlatmak da benim üzerime vazife olduğundan anlatıyorum şimdi:
Bu sncf ve ratp denilen ve burdaki bütün ulaşım araçlarını (tren, metro, otobüs) tekelinde bulunduran kurumun çalışanları taa yıllaar önce biraz imtiyazlılarmış diğer çalışanlara göre. Yaptıkları iş ağır iş kabul edildiğinden (yani muhtemelem o sıralar yol çalışmaları vs yapılıyodu) diğerlerinden erken emeklilik, emekli maaşının 2700 euro olması, kişinin ölümü akabinde tüm haklarının ailenin diğer bireylerine geçmesi vs gibi taşşaklı cinsten diyebileceğimiz imtiyazlara sahipler bu amca ve teyzeler.. E devlet bigün bunları kaldırmak istemiş yavaştan sanırım 1968 yılında. E amcalar o imtiyazları kaybetmek ister mi? Grev yapmışlar bakın bakalım nooluyo diye, yasa geri çekilmiş tabi. Ve adamlar 40 senedir her bu konu gündeme geldiğinde anında greve başlıyolar ve geri adım atılıyo.. Yani bu bi döngü, bu saçmalığın daniskası! E sarko amca da çok sayko olduğundan geri adım atmam diyo (e haklı da çünkü olayın bi çıkışı yok), onların o imtiyazlara sahip olabilmesi için gereğinden fazla vergi ödeyen halk da durumdan şikayetçi olduğu için greve dayanıyo! (Annemin yorumu; ooo bizde olmaz ki öyle grev mrev, dolmuşçuların uyanıkları iki katı paraya çalışır, taksiciler birleşir falan bi şekil halk perişan olmaz. Evet anne, biz olayın çakallığını bi şekilde bulup grev falan yaptırmayız canım ülkemizde, türkün gücüne hiç bişey yetişemez:)
Ve işte le bordel! (bordel fransızcada kerhane demek ama karışık durumlar için de kullanılıyo, dağınık, düzensiz, keşmekeş filan anlamında ve bütün küfürler gibi kelimenin anlamını ikiye katlıyo).
Paris'te grevin ikinci haftası ve sonuç: normalde sabah ve akşam saatlerinde en geç 2 dakikada gelmesine rağmen yanındakinin kafasını ısrmak zorunda kaldığın metro 45 dakikada bire falan inince(bazı hatlarda hiç metro yok) tam bi bütünleşme sağlanıyo, artık o topluluk "bir" insan oluyo, tüylü paltoların üretimi durdurulsun gibi cin fikirler beliriyo insan zihninde önündeki kadının paltosunun tüylerini çiğnerken. Metroda dik bile duramıyosun, garip eğik bi pozisyonda ayakların yerden kesilse bile kımıldayamıcak şekilde yapıyosun yolculuğunu, inmen gereken yerde inebilmen bi mucize, sosyal hareketler karşısında sadece o hareketin içinde olmadığı için inanılmaz bir dayanışma içinde olan insanlar , bir sohbet, bir muhabbet, espiriler kahkahalar havada uçuşuyo (ama gülünce kımıldadığın için canın daha çok acıyo ve paltonun tüyleri burnunu kaşındırdığı için daha acınası bi duruma düşüyosun).. Tabi bunlar başına o metroya binmeyi başarabilmişsen geliyo. Onun dışında insanoğlu elindeki tüm imkanlarla sokağa çıkıyo sabahın en erken saatlerinde; bisiklet, scooter, kaykay, paten, roller ve biricik sadık ayaklarıyla. Hayır arabası olan da yaşamadı çünkü trafik akıllara zarar, 5km 1 saat 15 dakikada falan alınıyo.. Arabalar bisiklet ve otobüsler için ayrılmiş şeritten gidince otobüs içindekiler metro+araba içindekilerin durumuna maruz kalıyo, dabıl etki (tabii yine otobüs bulabilmişlerse), e bu sefer bisiklet ve motorlar kaldırımda sürmeye başlıyo ki bırak motoru burda kaldırımda bisiklet sürmenin cezası var.. derken.. şakır şakır yağmur yağıyo bu arada istisnasız.. Ne fransızın kibarlığı ne insanın insanlığı kalıyo:) -annem demedi ama bizde insanlar yumruk ve cinayet yoluyla da bu işe son verebilirdi pek tabi, kır iki üçünün ağzını bak bakalım yapabiliyolar mı grev bi daha:)
Ben de diğer herkes gibi biter bir iki güne diye işten 2 gün izin alıp baktım ki grev bitmicek ama ben işimden olcam düştüm yollara iki gündür (evet iş buldum, şimdi de sekretercilik oynuyorum ama tırnaklarıma oje sürmüyorum), inceleme aşamasında olduğumdan komik geliyo henüz, iki gün sonra sinirden klavyeyi yeme riskim olduğundan bir an önce yazayım istedim.
Bi de Emma var. Bi tane adam çıktı piyasaya, 32 yaşında (tabi göremiyoruz kendisini şapkası ve karanlığı var). Emma adlı sevgilisi tarafından terk edilmiş ve onu geri elde etmek için herşeyi yapmaya hazır. Her dakka radyoda reklam geçiyo 1 haftadır, "emma seni seviyorum geri dön, paul" diye. Her yerde aynı cümlelerle afişler ve kızın resimleri, geçen çakmak aldım kadın bi paket bonbon verdi, yine aynı slogan paketin üzerinde. Adam paris sokaklarında hatunun fotoğrafını projektörle tüm binalara yansıttı vs.. aaaa ne güsel dedim ben aşka bak. Akşam Yoann'a anlattım. "Reklamdır o" dedi. Dudaklarım büzüştü "hayır aşk o" diye ama sesim de çatlak çıktı zaten kafamın çalışmaya başlamasıyla. Ufak bi araştırma sonucu, henüz açıklanmamış olmasına rağmen bunun Gaultier'nin yeni çıkardığı parfüm için reklam kampanyası olduğu sonucuna vardık. Fikir dahiyane bence, yani gerçek olsa çok hoş olurdu ama paranın insanın kafasını ne denli çalıştırdığını görünce zaten o kafanın enerjisini aşka harcamaması normal. Param olsa ben yapardım böyle şeyler diye düşündüm hayal kırıklığı içinde ve zaten bu yüzden param olmadığını anladım:) Bi hayalciler vardır bi de gerçekçiler.. ama ben Emma'ya ve bu hikayeye çok bağlanmıştım:(

19 Kasım, 2007

HEVES

Yabancılığıma yabancılaştığım andır bu an. Anların birleşe birleşe en küçük zaman dilimi olmaktan çıkıp bi sürece dönüştüğü zaman dilimi. Baslangıcını da sonunu da esasen bilmediğim bi zaman parçası. Elif Şafak'ın "Araf"ta özetlediği durum; insanın yabancı bi ülkeye gittiğinde ilk kaybettiği şeyin yıllardır en tanıdığı şey-ismi- olması, isminin noktaları, çengelleri.. Benimse bu durumu bile sanki hep böyle olmuş gibi kabullenmem..
Aylardır adam gibi bişey yazmadım ne buraya ne de burdan gizlediğim bi kağıt parçasına. Önce kimilerinin bende yarattığı eleştirilme korkusu (sanki her yazdığımla doğru mesajlar vermeliydim, dahası doğru olmalıydım, "yanlış" ve blog sahibi olamazdım zira) ve her yazdığım cümle rütükten geçebilmeli hissiyle yazamadım, sonra zamanla üşengeçlikten "ne gereği var"a kadar geldi işler. Yazmadıkça yazmayasım geldi.
Şimdi yazmam da ani ve köklü bi değişikliğin bildirisi falan değil. Hep olduğu, daha önceden de hep olduğu üzere canım istedi.
Bunları yazınca tekrar bütün hevesim kaçtı ya olamaz:(

07 Ekim, 2007

TEKRAR YAZMAYA ÜŞENİLİYO

Ölüdeniz (turistlerin en gitmeye meraklı olduğu yer diye)




Kalkan ( pansiyonun terasından)








güzel yurdum denizi




en sevgili arkadaşlarım istanbulda rakı sofrasında





Kaputaş plajı



Aslında yazmaya üşenmek de deil bu. Artık herşeyin sıradan gelmesi hadisesi. Yani öyle yüce bi an ki şu an sevgilimle neden böyle kavga ettiğimi bile anlayamıyorum, hasta olmasa. bugünki rugby maçını benim yüzümden evde izlemiş olmasa, geçen haftasonu kolunu benim yüzümden bi darbeyle rengarenk yapmasa uyandırıp sorcam biz niye kavga ediyoruz bre yoann diye. Hatta sevdicek dicem, ne debelenip duruyoruz debelencek bişeyimiz yok diye mi. cık cık cık.

Evet Türkiyedeydim: Ankara, İstanbul, Bodrum, Kalkan, Kaş, Ölüdeniz, Kabak koyu.. Bissürü şey yaşadım daha da bissürüsünü hissettim. ee iyi de ne noolcak.. neyse ben yine foto koycam sonra da bütün o ordayken düşündüklerimi bi yerlerime tıkçam. Bişey hariç: bi yatılcak bi de yenilcek yer, öyle ki ben bu yerlerde yaşadığım 3-4 gün boyunca ressam olup oralara şahane resimlerimi bağışlamak, köşe yazarı olup köşemde onları yazmak, reklamcı olup reklamlarını yapmak, yönetmen olup oralarda film çekmek falan istedim. Yok. Öyle bi " ben oralarda kendimi buldum" hadisesi deil. Sadece kaldıım pansiyonu ve yemek yediğim restoyu çok sevdim giden olursa oralara uğrasınlar-hatta oralarda yatıp kalkıp yesinler- isterim.

Pansiyon ÖZ PANSİYON: Kalkan'da, çok temiz, iyi niyetli insanlarla bezeli (bu insanlarla enseye şaplak falan olmadık ama pansiyon sahipleri sabah güneşi direksiyonu tutulmaz hale getirmesin diye her sabah arabanın ön camına bez örten insanlardı. ayrıca zeytinleri, reçelleri pek lezzetli, hiçbi şeye karışmadan, iyiliklerini insanın gözüne gözüne sokmadan iyi olan, o kadar ucuz odaya buzdolabı ve tv koyan-2kişi 40ytl kahvaltı ve çay saati dahil- tvyi ben boşversem de yurdum insanı için ne kadar önemli olduğunu, tatilde bile kaçırılmaması gereken dizilerin varlığından haberdar, parayı çıkraken ödersiniz acelesi yok diyen, paranoyadan ve çakallıktan çoooook çok uzak, kısacası "şahane"insanlardı) küçük bi pansiyon.
Ve oradan tavsiye ettikleri bi restoran: ÇATI RESTORAN (Bu arada Kalkan gayet pahalı bi yer, akşam yemekleri genelde kişi başı içkisiz 20-25 arası). ilk gece bilemeyip başka bi yere gidip hayvanlar gibi hesap ödeyip çirkin şarap içtikten sonra keşfettik burayı. Önce sahibini ingiliz zannettik çok türk bi mekan olmasına rağmen ortalıkta dolanan orta yaşlı ingiliz hanım dolayısıyla. Sonra öğrendik ki o, restoran sahibinin eşiymiş, sevgili beyefendi adanalıymış. Niye bu kadar kibar konuşuyorum, çünkü adamlar süperlerdi. Garsonlar, servis, tabakların sunuluşu, yemeklerin bolluğu ve kalitesi, ikramlar, fiyatların diğerlerine göre anormal olmayışı, dekor, müzik (böyle cıngır cıngır değil de tatlı tatlı, eueueue diye uzatmadan türk sanat müziği ya da ezginin günlüğü ama hepsi sözsüz), ikram tabaklarındaki hiç bilinmeyen meyveler, ortamdaki kimsenin yılışık olmayışı biz sarhoş olup yılışsak bile..



Kabak Koyu'yla da ilgili bikaç şey diyip bitircem: Arabayla inmeye kalkmayın toprak yolların en çıkmaz anında bi teyzeye rastlayıp "yok sizin araba iner oraya" dese de. Sakın "Natural" da kalmayın, horoz sesleri arasında teknoya maruz kalmak ve "dostum sıcak şarap yaptım"diyen dangalağa bardak başına 7,5ytl vermek istemiyosanız. Ayrıca çoluk çocuk da cabası ortamda 3 yaşlarında minik lanet bi kız çocuğunun yanı sıra..


Bi de fotolar da da var: Kaputaş plajı, rengi sadece fotoğraflardaki yalan olmayan yurdumun pek bi.güzelliklerinden.. Kalkan'a 6km Kaş'a da 20km falan olsa gerek.
Yine, güzel yurdumun güzelliklerine hayran kaldığım an..





18 Eylül, 2007

ACAİP HAYVANLAR

BU Bİ ŞARKI.GERÇEK.

"incinsen de sözün düzünü diyciyem
acayip hayvanlara benziyirsen

men senin bu emellerine nece dözum
men ne diyim daha sana yoktur sözüm
sır sıfatından su içmeyür gözüm
cinlere şeytanlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

abu ne gafiyedir açıp gelmişsen
gözlerin gene ot saçıp gelmişsen
sanki cehennemden kaçıp gelmişsen
devlere hortlaklara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

senin başın bedende işkencedir
kenardan bakanlara eğlencedir
boynun büyükse bedenin incedir
armudu ıskanlara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen

incinsen de sözün düzünü diyciyem
acayip hayvanlara benziyirsen

günde bir okka bir iş görebilsen
her gün içirsen sarhoşluk edirsen
gece de eve sürüne sürüne gelirsen
gara sorulcanlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

senin de batıl di oruç namazın
hıçkırırsan tutulmıyor boğazın
mikrofonsuz da gür çıkar avazın
klorak satanlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

senin görünüşün bir ayakşımıdır
alacalı yüzünde şahmatmıdır
bir özüne bir bak başın yuvarlak mıdır
51 ekranlara benziyirsen
acayip heyvanlara benziyirsen

incinsen de sözün düzünü diyciyem
acayip hayvanlara benziyirsen

yüz kiloya yakın garazlaşmışsan
kartlamışsan çok yaramazlaşmışsan
saç kalmayıp başında dazlaşmışsan
kapaksız kazanlara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen

keyfte yiyip şişirmişsen karnını
köfte yiyip şişirmişsen karnını
beleş yiyip şişirmişsen karnını
esnemiş hayvanlara benziyisen
gavlamış hayvanlara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen

ne var sen üstüme mırıldıyırsan
sanki paslanmışsan gırıldıyırsan
sesin de çıkmıyor hırıldıyırsan
benzinsiz çakmaklara benziyirsen
acayip hayvanlara benziyirsen"

LÜTFEN ÜŞENMEYİP YOUTUBE'DEN KLİBİNİ İZLEYİN. PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ.

03 Eylül, 2007

BASKET VE NORMANDIE

İki hafta önce bi basket maçına gittik, evet hayatımda bir ilkti ve hiç bu kadar zevk alabileceğimi düşünmemiştim. Üstelik Tony Parker oynuyodu, hani şu Eva Lingoria'yla evlenen geçenlerde, medyatik bi kişilik olduğu için maç daha da heyecan verici oldu (evet kızlar bağıralım Toniiiiiiiii diye). Aman neyi varmış canım Tony'nin diyen ben hop oturup hop kalktım, bütün basketleri o attı:) yani en azından hiç kaçırmadı, ve her defasında içimden basket demeyi bi borç bildim.
Maç sonrasında elim acıyodu alkışlamaktan ve dizime vurmaktan, yani ben çocuklar gibi şendim geçenlerde bi cumartesi:) Yazıyı da beklettim fotoları da koyarım diye ama ben salak fotoğraf makinamı şarj etmeyi unuttuğum için birlikte gittiğimiz kişilerin fotoları yollamasını bekledim, yollamadılar, sıkıldım yazdım. Tony falan hikaye de pompom kızları göstermek istiyodum aslında:)

Sonra geçen hafta sonu Normandie'ye gittik Yoann'la. Paris'in kuzeybatısında bi yer. Okyanus kenarında. Sular çekildigi için okyanusun tam ortasında fotoğraf çekebildik ama yüzemedik. iki tane şehir gördüm. Biri Deauville, Fransa'nın kumar merkezlerinden biri, bissürü casino vardı ve hayatını pokerle kazanmak istediğine karar veren ben için hoş bi gezi oldu.

Bi de Honfleur diye şirin mi şirin bi şehir. Çok sevdim bi daha gitmek istiyorum.



okyanus ortası
Honfleur
Bisikletler


..ve mangal...

6'sında Türkiye'ye geliyoruz.. Ankara.. güney.. İstanbul..

Arayamadığım olursa mail atsın telefon numarasıyla birlikte, görüşmek isterse tabe..