05 Aralık, 2006

Artık hiçbi şey yazmak istemiyo canım. Orda bıraktığım hayatım mı daha sahte, burda kurmakta olduğum mu bilemiyorum. Onca yılımı verip, kurduğum şeyler yerli yerinde durmuyo tabi. insan bozuluyo haliyle ama kızamıyo bi yandan da. Sen siktir ol çek git, sonra bekle ki herşey aynı tazeliğiyle kalsın. Kimseye sitemim yok. Yeni bi algılama evresindeyim. En azından burdaki hayatımı "gerçek" kılabilmek için bi çabalama hali.
Yazmak gelmiyo işte çok içimden. O upuzun yazılar birilerinin gerçekten beni merak ettiği hissiyle yazılmıştı sanırım. Şu an o his yok, gülünç buluyorum hayatımın ayrıntılarına girmeyi.

Çok Önemli Not: Bunu da "ayy biz seni hala seviyoruz, unutmadık seni, dilaylar ölmez" yazasınız diye yazmadım, yine öyle işte, içimden geldi yazdım. Regl olcam. Belki bitince yine uzun bi yazı girerim belli olmaz.

24 Kasım, 2006

YOK BİŞİ

Ya tanıştık işte, bişi olmadı, gayet tatlı insanlardı, beni bağırlarına bastılar (hiç yazasım yok). bissürü birileriyle daha tanıştım aileden, tam oldum yani. Boşunaymış onca stres ama yine olsa yine korkarım (çünkü ben lanet olasıca bi dilayım)

Bi de ona istakoz deil istiridye denir dilay!!!!
tutturmuşum bi ıstakoz başından beri sinir oldum kendi kendime.. kimse de çıkıp lan ona ıstakoz denmez dememiş..

Bi de taşındı sevgili sevgilim. artık tren kaçırma stresi yok, ömrüm en az iki sene uzadı. Artık pariste yeni evi. herşey yeni.. cici.. duvarlar biraz kırmızı biraz sarı.. tabaklar yeni.. temiz.. müzik dinleyip dans bile ediyoruz.. neyse sonra yazmayı deniyim bari kusmuk gibi oldu bu yazdığım.

17 Kasım, 2006

SARDI KORKULAR.. GELECEK YILLAR:)

Evet bugün tanışıcam onlarla. Daha ne kadar süre sevgili kalacağından emin olamadığım sevgili sevgilimin sevgili ailesiyle. Istakoz yemicem, bahanem hazır: ben hareket eden bişeyi ağzıma atıp çiğneyerek hareket etme ve hatta yaşama özgürlüğünü elinden alamam (başkası çiğneyip ağzıma verirse olabilir ama o da tiksinç olur). Bahane de sayılmaz hani hakikaten yapamam. Ama sanki benimkisi bu ıstakoz meselesinden haberdar gibi, bi süredir sorup duruyo ıstakoz sever misin falan diye. Acaba benim blogu fransızcaya çevirip okuyo mu diye kıllanmıyo değilim.
Neyse.. stresliyim. 6 günlük alkol rejimime son noktayı koycak gibiyim bu akşam. Evet, alkol kötülüklerin anasıdır diye bırakmıştım. Geçenlerde çok içtiğimde içimden başka bi dilay çıktı, sonra kendimden korktum. Ama iki kadehten bişi olmaz canım, maksat rahatlamak:)
Anne ya yemez bunlar di mi beni?????

03 Kasım, 2006

O

Yıllardır içimde tüm insanlığa karşı duyduğum nefretin sebebini sonunda buldum: herşey O'nun yüzünden!
O, sadece perşembe sabahları gördüğüm biri. Bi erkek yaratık. Elinde, ucunda ip sallanan iki topla hayatını birleştirmiş biri. Ve bu kişi, bu çinli olmasından fena halde şüphelendiğim çekik pislik, elindeki bu toplarla insanları mahvetmek için ortalıkta geziniyo. Ders öncesi, ders aralarında ve dersten sonra, elindeki o iki topu sağa sola sallayıp, döndürmek suretiyle insana hayatı zehir ediyo. Bu insan evladı, bu topları çevirirken, aynı anda dansedip aynı anda kafasını ileri geri oynatarak suratındaki gülümsemeyi korumayı başarıp bi yandan çenesini öne doğru uzatıp aynı anda ses çıkarabiliyo. Mutlu. Bu hayvan, derslerde havaya bakıp gülümsüyebiliyo da. Embesil. O'nu öldürmek istiyorum.

31 Ekim, 2006

PARİZYEN OLMAK

Parizyen doğulmaz parizyen olunur özlü sözüyle başlamak istiyorum satırlarıma. Günlerdir aklıma gelip gelip beni güldüren o şerefsiz cümleyle.

Parizyen olmak;
-Metroda, belli istasyonlarda, turistlerin koku yüzünden birbirlerine attığı o bakışlara anlam verememektir.
-Yanaklara 3 öpücük kondurmaktır.
-Etek giymektir (Paris'teki 10 kadından 8i etek giyiyo; 2si süper mini, 3ü mini, 2 si diz hizası, biri diz altı.. diğerleri genelde giyinmiyo).
-Metro durmadan kapıyı açmak ve hareket halindeyken inmektir (turistken bu davranışa anlam verilemez, ama yaşayınca bizzat yapılır).
-Günde en az 7 kere yorgunum demektir.
-Haftasonları metroda yürümeyi unutmak demektir (hafta içi ne kadar hızlı işlerse sistem hafta sonu insanlar o kadar alıklaşır).
-Modaya ske ske ayak uymaktır.
-Eiffel'in fotoğraflarını çekmemektir.
-Montmartre'a haftasonu alışveriş için gidildiğinde, Sacre Coeur'ü görmek için gelen turistlere sebep oldukları kalabalık yüzünden küfretmektir.
-Metroda "yaya kazası dolayısıyla hattaki sekme yüzünden özür dileriz" anonsuna "hassiktir" demektir (yaya kazası eşittir intihardır... hayat bu kadar da acıdır.. parizyense gaddardır).
-Yine metrodaki çalgıcılara, dilenenlere, konuşanlara, bağıranlara, delirenlere bön bön bakmaktır (oysa turistte o bakıştan eser yoktur, turist gülümser ve para verir, dönüşünde anlatçak bişeylere ihtiyacı vardır).
-Topuklu ayakkabı giyip gürültü yapmaktır.
-Metroda inenleri beklemeden binmeye çalışmaktır.

-Billboardlarda her ay bi kadının kıçını, memesini, bacaklarını izlemek ve özümsemektir.
-Turnikelerden biletsiz geçenlerin, sizi iterek ve size dayayarak geçmesini garipsememektir.
-Bir sonraki metro bir dakika sonra olduğu halde metroyu yakalamak için delicesine koşmak ve yakalayamayınca "hasssiktir"i çekmektir.
-Delilerden korkmamaktır.
-Viski içmektir.
-Paris'te yaşıyorum demektir.
Sonuç: Parizyen olmak metrodur.

Daha kişisel olarak parizyen olmak;
*Sezen Aksu'yu unutmaktır.
*Şiir okuyamamaktır.
*Evşen'den nefret etmemektir.
*Metroda bedava dağıtılan gazetenin fallar ve yemek tarifleri bölümlerini bitirdikten sonra sıkıntıdan geri kalanına bi göz atmaktır.
* Tayyör giymek istemektir.
*Simiole paris carnet'yi okumak demektir.
*Kompleksin ta kendisidir.
*Tütün sarmaktır.
*Can sıkıntısının dile bu şekilde dökülüşüdür.
Sonuç: Parizyen olmak göt olmaktır.

20 Ekim, 2006

ŞİMDİ OKULLU OLDUM SINIFLARI DOLDURDUM

Okula gidiyorum evet. Yine yeni yeniden. Aman tanrım hatta ooh my godness ve de hatta ve hatta mon dieu! 2 senedir bunun için uğraştığıma inanamıyorum. Evet tam 2 senemi aldı aslında. Taa 2 sene önce bu dönemlerde internetten fransız bi aile aramamla başladı. Aylarımı aldı. Şubatta Morzine'deydim. 3 korkunç ay.. sonra Türkiye.. pasaport değiştir, kağıt bekle vize için gelmesin.. konsolosluk önünde günlerce bekle.. sonunda eylülde Paris.. konsolosluk ve vilayet arasında geçen günler.. okul araştırmaya başla.. okul için dosya hazırla.. tekrar valilik vs kayıt mayıt derken evet işte sonunda oldu. İyi bok oldu. 9unda başladı dersler. Klasik güzel sanatlar öğrencileri ve deli hocalarıyla başbaşa buldum yine kendimi (bu arada ne gariptir ki, yine eskilerimi karıştırırken bi sayfa buldum, 5 eylül tarihli. 5 Eylül 2004: ben kararımı verdim, Fransa'ya gidicem vs diye. 5 Eylül 2005, Paris'teydim. 5 Eylül 2006, üniversiteye kaydımı yaptım.. garip doğrusu:)Bilmiyorum bi prototip mi bu güzel sanatlar camiasının güzide bireyleri.. Evet yine sınıfın orospusu, sınıfın geri zekalısı, heveslisi, ders bittiği halde tam ayaklanmışken hocaya zart diye bi soru çıkarıveren dangalağı vs.. Paris'te olduğu için Paris'i gelemeyen ama durum elverse böyle bi cümleyi seve seve kullancak olan hocaları.. hepsi var. Ve benim iki senedir nadasa çekilmiş sosyal fobim de sanki bu günü bekliyomuş gibi, o da var.Farklar da var tabi. Mesela kantinde bira satılıyo olması fobik bünyemi biraz rahatlattı. Sigara okulun içinde içilebiliyo. Burda büyük bi parantez açıp şu sigara yasağı konusuna bi deyinivereyim. Bi bu eksikmiş gibi bi de yeni yasa çıkarttılar, halka açık kapalı mekanlarda sigara içme yasağı. Restoranlar, kafeler falan tamam anladım da barlar da noluyo ben onu anlamadım. Barlar ve clublerde de yasak olcakmış. Bi kere ben buna inanmıyorum. İnanamıyorum. Yani bu yasaları yapan adamlar, insan sağlığına ekonomiden daha çok önem veriyo olamazlar. Tüketim deli gibi azalcak böyle bi durumda, biçok bar kapancak, insanlar evlerinde takılmayı tercih eder hale gelcek. Her neyse işte ben inanmıyorum ayrıca da adaletsiz buluyorum. Sigara içmeyenlerin haklarını savunurken içenlerin özgürlüğünü kısıtlamak da ne demek oluyo yani.Tamam yasaklayın, ama sigara içilebilir ve içilemez yerler yapın o zaman. Rahatsız olan sigara içilmeyen barlara gitsin. Yok efendim her yerde yasak olcakmış, iyi olsun bakalım ama ben gözümle görmeden inanmıcam işte. Tarih çok uzak değil. 2007 Şubatta başlıcak ve 2008e kadar her yerde yasaklanmış olcakmış.. görcez bakalım(kiminle iddalaşıyosam onu da bilemedim ama çok saçma ya sinirlendiriyolar beni:)Neyse okul diyodum. Haa bak az daha unutuyodum,gördüğüm bişey beni dumura uğrattı. Bi duvarda şunlar yazıyodu: "Ömer sana aşığım", "Samsun 55", "Erzurum", "Ali yakışıklı".. evet arkadaşlar Paris'te bi üniversitenin duvarında da Eskişehir'de kampüsün içindeki bankamatiğin yanındaki duvardakine benzer yazılar vardı. O duvara bakarken hep şaşırırdım ben. Niye insanlar memleketlerinin plaka numaralarını falan yazar diye. Aslında ben bu muhabbeti hiç anlamamışımdır. İnsanlar neden bi "yer"li olmaktan gurur duyarlar. Yalnızken, bi yere ait olmadıkları zaman o kadar mı zavallılar? Bizim memeleket, bizim mahalle, bizim okul, bizim köy, bizim takım vs.. Ben Ankaralı olmamın sadece gerekli kağıtlara yazmanın ve sorulduğunda söylemenin dışında başka bi anlama gelebileceğini mesela düşünemiyorum. Bi de niye plaka numarası onu hiç anlamış değilim. Ne biliyim mesela Malatya- kayısı yaz, onla övün mesela, oo bizim memleketin kayısısı süperdir falan diye de niye plaka numarası?? Neyse bi anlayan anlatıverirse rahatlarım belki.. Böyle işte okul, hocalar vs.. herşey aynı aslında. 18 yaşımda ne kadar yabaniysem 25 yaşımda da aynı şekilde yabaniyim. Derslere gitmek için üstün bi çaba harcıyorum. İlk hafta mesela bütün derslere gittim, ama bu hafta pek başarılı değildi doğrusu, varlığımı tek bi derste gösterebildim. Bi de ne oldu geçenlerde; sabahın sekizi, odamdayım. Kapım çalınıyo deli gibi, algılayamadım uykulu uykulu, komşularımla bi muhabbetim yok ki biri sabah kahvesine gelsin. Açtım, hintli, çirkin bi hatun. "tuvaleti temizlemedin çıkarken" diye bağırıyo dicem ama daha da ötesi haykırıyo hatun. Bi de nece konuştuğu belli değil, yarı ing yarı fr, daha çok beden dili, burnunu falan tutuyo. Allaam dedim ya beni bi tane mi akıllı bulmaz. Bak dedim ben uyuyorum wcye falan girmedim, hayır diyo hatun gördüm sendin, ben seni takip ediyorum zaten ne zamandır diyo (ki ben burda hiç kalmıyorum nası yalan belli değil). Sinirlendim, "eeeh hadi yallah" yaptım:) Ben de bağrınınca pıstı, gitti odasına. Sonra başka bi komşu kız çıktı dışarı. O dedi deli boşver, yalnız yaşıyo (nee yalnız yaşayınca deli mi olunuyo?). Evet o deli yüzünden sabah sabah uykumdan oldum. Sonra asansörde karşılaştık ertesi gün. Korktum:) Çok kibardı. Evet deli. Bigün odaya gelip öldürmese bari beni..

13 Ekim, 2006

MASAL

Bir varmış, bir yokmuş... benim bi hayatım varmış.. benim bissürü arkadaşım, dostum, hayallerim, planlarım varmış. Hepsi ama hepsi gerçekmiş. Kamera film çekmeye değil anı çekmeye de yararmış. Gün gelir saklanan kasetler izlenirmiş.. keyif için.. sonra o keyif piç bile olurmuş.. (çık içimden ey söylenen şey! Evet duygu seline boğuldum napıyım, evet dünya götümde değil, evet ben ve anılarım ve ben ve ben yıllarca aynı şarkıları söyleyip ağlıcaz. "Ne yapayım ben böyleyim" zırıltısı hep beynimde öten. Napalım yani kimilerinin beyni başka tonlarda başka şarkılar çalıyosa, benimki dönüp dolaşıp aynılarını çalıyo:)
Ne körmüşüm, ne topal, normal bi hayatım varmış işte. Yaşarken "aa ne güzel normal bi hayatım var" farkındalığına izin vermeyen.. şimdi ne Eiffel'in, ne ışıklı Paris sokaklarının doyuramayacağı bi hayat.. Eskişehir günleri.. kuklalar, atlar falan.. Etrafımda bissürü insan ve bir sürü de hayat varmış. Şimdi? Seçkin İngiltere'deymiş, Mehmet Amerika'dan yeni dönmüş, Berna evlenip Barselona'ya gitmiş, geri kalanlar İstanbul'da orda burda çalışır, canları sıkılırmış. Ve ben, bütün bunlardan uzak, sanki hiçbişey yokmuş öncesinde gibi, kendimi kaptırcak bişey bulamayıp, kulenin altında içtiğim şarabın öyküsünü anlatır hale gelmişim. İnsanoğlu çok nankörmüş, egosu da kocaman bi balonmuş uzun süre oynanmayınca havası inen.
Derdalan'dan Bordeaux'ya, beyaz peynirin suyu çıkmış gibi rokfora.. Hayat insanı değiştirirmiş, bunu da bi yaşayan bilirmiş. Yıllarca aynı öykü anlatılmış ama insan anlamazmış..
Yavan. Evet kelime bu. Burdaki hayat yavan. Yok yok, ben yabancı olduğum için değil, bunların kendi hayatları yavan. Çekimleri izlerken, orada yeterince samimi olmadığım biriyle bile şu an sevgilimle olduğumdan daha yakın olduğum izlenimine kapıldım nerdeyse. Ama bi fark var, ilişkiler böyle olunca kimse kimseyi skmeye de çalışmıyo afedersin. Süper kazıklar yemen falan çok zor.Yani herşey DÜPEDÜZ aslında. Hangisi daha insani bilemiyorum.
Evet bi hayatım varmış. Yeter olmasa bile "yeter be" diye ağlayabileceğim omuzlar varmış. Kimse ama yetmedi daha demezmiş. "Hayır pes etme, daha yolun var, çekeceğin filmler var, hem bak başardın sen, en azından basıp gittin" diye teselliyle takdir karışık sözlerle şişen yanaklar varmış.. dilay yine depreşmişmiş..

24 Eylül, 2006

YAĞMURDA ISLANDIM

İnsan, yalnızlıktan deliriyo sanırım. Bahsettiğim yalnızlık, hiç arkadaşının olmaması, kimsenin olmaması ya da herhangi bi yerde yalnız kalmak falan değil. Kalabalıkların içinde yalnız olmak mavrasını da okımicam. Bildiğin yalnızlık işte. 4 duvar ve kişi. Yok öyle televizyon, müzik, bilgisayar falan. Bi odanın içinde.. insan..
Dün yalnızdım da odamda ordan çıktı bu (yazı iğrenç olmaya doğru gidiyo hadi bakalım). Telefonumdaki fotoğraflara baktım, kendi çektiğim kendi fotoğraflarıma. Lan ne deliymişim diye düşündüm. Laetitia'larda kalırken, belli bi saatten ve belli bi sarhoşluk seviyesinden sonra, odama çıkıp, yatakta abuk sabuk fotoğraflar çekmişim. Uyurken falan.. ve nerdeyse başarmışım da, valla fotoda resmen uyuyorum:) Sonra yüzümde maske, acaip gözlükler falan.. salak telefonum aktarabilseydi bilgisayara yayınlardım bikaçını, cidden komikler. Neyse işte böyle düşünürken, tekrar fotoğraflarımı, ellerimi, ayaklarımı çekerken buldum kendimi. O zaman dedim heralde insan uzunca bi süre buna maruz kalsa delirir diye. Yok acıklı falan bi durum da yok ortada. Yani garip bi his aslında. Saatlerce bi duvara bakarak oturabilmek için bi şey lazım sanki. Odaya ilk taşındığımda on dakikadan fazla kalırsam delircek gibi oluyodum, şimdi iki gecedir iki gündür odadayım. Ve düşününce gündüzleri bi şekil oyalandım falan ama akşamları, hiçbişey yapmadım. Oturdum. Dün gece 4e kadar ööle oturdum. Bişi falan okumadım, film milm de izlemedim. Sıkılmadım da. Haa bi de kafamda sürekli Ümit Besen çalıyodu (alışmak sevmekteeen daha zooor geliyor dıdıdın..) o da beni çok kıllandırdı:) O şarkıyı en son nerde, niye dinlediğimi bile hatırlamıyorum, muhtemelen bi türk filminde falan duymuşumdur. Haa bak sonra ben yalnız kalınca, benim kafamın içinde birileri de konuşmaya başlıyo, televizyonu açık unutmuşum gibi ama. Anlamsız, günlük konuşmalar. O yüzden canım sıkılmıyodur belki de:)
Yaa işte tehlikeli gibi geldi sanki bu. Alışmamak lazım sanki. Düşündüm valla, böyle delirmek mi daha iyi, bebek ve pilav yapmak mı ömrümün geri kalanında.
İşte bu yazı da bööyle, saçmasapan bişi oldu. Canım sıkılıyo, kafamdakiler gündüz pek konuşmuyolar:)
Hımm... bi de güzel bişey: dün eve dönerken feci yağmur bastırdı.Ve ben o sırada Alma köprüsünün üstündeydim. Hava karardığından Eiffel'in ışıkları yanmıştı. Ve o yağmurda, o ışıklı haliyle, altında Seine ve nehrin üzerinde bir iki gemi, onların ışıkları, havanın pembeliği, yağmurun kulenin zaten yanıp sönen ışıklarını biraz daha kesik kesik ve flu hale getirmesi, ışıktan ötürü yağmurun bembeyaz görünmesi ama yine de kar etkisi yaratmaması.. büyülendim. kalakaldım yağmurun altında "aaa ne güzeeel" diye. Ayağımda da sandaletler vardı, altımda bi etek. Çok ıslandım:)

19 Eylül, 2006

YUMURTA MI VİZE Mİ

Nefret ettim bilgisayarımın olmamasından ama neyse şimdilik bi çözüm buldum sayılır. Sadece gündüzleri kullanabileceğim bi bilgisayar (iyi haber: artık sarhoşken yazı giremicem:)

Ağustos sonunda döndüm Paris’e. Vize, pasaport, kayıt işleri.. vize için pasaportu uzatmak lazımdı, onun için de okula kayıt olmak, ama kayıt için de vize lazımdı falan da filandı. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan, kaç vize kaç pasaporttan çıkar sorusunu valilik, konsolosluk, polis molis hep birlikte oturup düşündük neyse halloldu bi şekilde işler. Tabi ben yine epey krizler yarattım kendime. Şu an resmen öğrenciyim. Yine yeni yeniden.. hiç bişey hissetmiyorum tabii ki de. Okul ekim ortasında açılcak, sadece ders seçme olayı strese sokuyo her zaman ki gibi..

Taşındım yeni odama. İnanılmaz bi çabayla bütün eşyalarım sığdı o minicik odaya, ben de girince içine artık kımıldıcak pek bi yer kalmıyo gerçi ama olsun. Yani evet 3-3,5 adım kadar atılabilir (benim adımlarımla, boyum 1.53, ayak numaram da 36 bu arada) ama ani hareketlerden kaçınmak lazım, misal; ani dönüşler, sinirlenince tepinmeler, böüüee diye ağlamalar, bulaşık yıkarken dansetme denemeleri. Ben sığdım ama ruhum sığmadı daha odaya:) hiç kalmadım. Korkuyo muyum ne biras??

Bu arada Yoann’ımı hala taşıyamadık. Hummalı bi çalışma içindeyiz. İki haftada bir duvar boyadık. Duvar kırmızı. Annesi boyanın rengini duyduğunda telefonda, ben 5 metre kadar uzaktaydım ve kadının çığlığını duydum: kırmızı mı????. Ben mor istiyodum, O, beton rengini beğendi, kırmızı da karar kıldık:) Neyse bu hırs ve hızla 3 aya kalmaz taşınır işallah.
Haa bi de biz geçenlerde sosyalleştik sevdiceğimle. Bi arkadaşına maç izlemeye gittik (geldiğimden beri sanırım 6-7 maç yapmışımdır, gerek evde, gerek barda, gerek arkadaş evinde), bissürü insan vardı. E bardaki gibi olmuyo tabe konuşmak falan lazım. Ama biz, o muhteşem biz, orda da saçmasapan bi şekilde sadece birbirimizle konuşup bi de güsel eğlendik. Bu ilişkide bi sorun var ama neyse özel hayat anlatmak ayıp:)

Paris, muhteşem bi şehir. Şu an oturduğum mahal dolayısıyla daha iyi anlıyorum. Eiffel kulesinin dibindeyim, çocukları parka götürdüğümde, kulenin en tepesine çıkıp kafayı doksan derece eğdiğinizde aşağıdaki o minicik insanlardan biri oluyorum. Canım sıkıldığında çıkıp Seine’in kıyısında bi sigara içebiliyorum. Yeni odam (evim dicem diyemiyorum), süper merkezi bi yerde, bol bol yürüyorum.. ve ve..
Dün anladım ki Paris’in kokusu “croissant” ve “kahve” kokusudur (şimdi ben bu ‘croissant’ı başka türlü yazmak isterdim ama güzel türkçemde ‘kuru hasan’ ,‘kuruvasan’ gibi daha kimbilir nice söylenişine bi de ben eklemiyim dedim). Ve ben bu kokusuz yaşayamazmışım gibi geldi birden (geçer). Hani şehirlerin, kişilerin, olayların ve bilumum şeyin bi kokusu vardır ya, sanki bu kokuyu (Paris’inki) bi kere duyan insanın , o kokuyu bi daha duyamıcak olduğunu anlamasının, içindeki organları şöyle bi sallayıp, bi de oralardan bişeyleri kazıyacağı fikrine kapıldım nedense. Evet ya sıcak ‘croissant’ ve mis gibi filtre kahve kokusu..(hayır her sabah alıp yeyip içmiyorum bunları, tadları bir değil hem kokularıyla, ama sabahları sokağa çıkmayı, metroya binmeyi sırf bu yüzden seviyorum). Paris muhteşem bi şehir diyodum, sadece ortadan iki şeyi kaldırmak suretiyle tabii ki; metroda, inenleri beklemeden binmeye çalışanlar ve tabi ki de yürüyen merdivende sol tarafta durup malak malak etrafına bakınanalar. Bunu iş olsun diye yazmıyorum, günümün yarısı küfrederek geçiyo benim bunlara. Sonunda çözümü buldum. Bunların hepsini öldürceksin. Yok yok ibret-i alem olsun diye bi ikisini falan değil, hepsini ama hepsini!

Çocuklara gelince; evet şu an bakmakta olduğum çocuklar canavar. Savaşçılıktan (bu da ne demekse, aman doktorculuk gibi işte canım) başka bişey oynamıyolar. Kılıçlar, bıçaklar, tüfek, tabanca, boğmak için halatlar.. hepsi var evde. Yani ben hiç böylesini görmedim. Sürekli birbirlerini öldürmeye çalışıyolar. Ama gerçekten gözlerinde görüyorum ben o nefreti. İki oğlan çocuğu, biri 3 biri 4 yaşında. Birbirlerini kıskanmaktan başka bişey yapmaya vakitleri kalmıyo. Kadın, yani anneleri ilk günlerde eve geldiğinde bizi kitap okurken falan bulunca ağladı şaşkınlığından. Tabi bu kitap faslı fazla uzun süremiyo iki yaratıkla.
Neyse böyle işte bi yazıyım artık dedim de..

Önemli not: Burda bulduğum en ucuz türkçe kitap ahmat altanın kitabıydı. Aldım ve dahası okudum. Okumaktan nefret ettim. Ya bi insan.. neyse.. yani o tasvirler vs.. aman canım roman işte kafamı boşaltsın diye okusan yine okuyamıyosun, bi kere romanın kahramanı o kadar gıcık ki (ama kötü karakter değil, yani amcaya göre iyi karakter o) özdeşleşmen mümkün değil. Ah o tasvirler.. ah o ovada danseden renkler falan... mahvoldum.. Şimdi ‘Amat’ı okuyorum (İhsan Oktay Anar), e tabi ahmet abiden sonra biraz ağır kaçtı ama nefisss..
Bu da böyle saçma bi yazı oldu ama oldu artık naapalım..

07 Ağustos, 2006

KAYIP GENÇLİK DEYİP GEÇME

Günlerdir ne kadar aşşşağılık bi insan olduğumu düşünüyorum (evet bu da aynen eşşşek gibi 3 ş ile yazılır). Düşündükçe daha da alçalıyorum. Şimdi « güler misin ağlar mısın » bölümüne geçiyorum izninizle :
Ben.. evet ben (o kadar çok ben dicem ki şaşırıp kalcaksınız).. gazete okumam. Çocukluğumdan beri okumam işte, ne biliyim sevmem. Büyük gelir, katlaması zor gelir, kokusunu sevmem, ellerimi kirletir, yazılar miniciktir ve hep sevimsiz şeylerden bahsedilir. Bu huyumun Fransada’da da değişmediği tahmin edilebilir. Ben, haberleri de pek izlemem, yani arada bi izlerim onda da genelde reha muhtarı falan tercih ederim yani. Sevmem kaza haberlerini, suratsız politikacı yalanlarını, zam haberlerini, içinde yasa kelimesi geçen cümleleri, ölümleri, özellikle de savaşları… Dünyadan nassı haberim olur peki ? Gene de sosyal bi insanımdır çünkü, arkadaşlarım falan vardır onlar anlatır, otobüste falan kulağıma çalınır birileri konuşurken, ya da evde haberleri izleyen biri varsa ve ben de tesadüfen aynı odadaysam öyle haberdar olurum az bişey olandan bitenden. Sonra okurum da kitap mitap..(ki son yıllarda romandan başka bişi de okumuyorum) bu yüzden savaşlardan yıllar sonra haberim olur ).
Yıllar sonra olmasa da, şu an olup bitenlerden 5-6 gün önce haberim oldu. Çünkü ben gazete burda da okumam (bu herhangi bi duruş deil sadece okuyamıyorum işte). Izleyeceğim film başlamadan 10 dakika önce tvyi açıp tesadüfen savaş görüntüleri, yaralı çocuklar falan görmem de bişey ifade etmedi, hemen değiştirdim kanalı.. ve şu an Yoann’dan başka kimse yok Paris’te tanıdığım, evdeyim, metroda bile duymadım olanı biteni, Yoann da işten eve gelip savaş konuşmadığı için benle, ben böylece kalakaldım... Bölüm sonu (güldünüz mü ağladınız mı bilemem).

Öğrendim de ne oldu? Hiç.. Ürkünç di mi ? Hiçbir şey hissetmedim ve işte o günden beri ne kadar aşşşağılık olduğumu düşünüyorum. Üzülmedim, kızmadım, neden olduğunu öğrenmek istemedim ya da ne zamana kadar süreceğini. Duyarsızlığım karşısında kanım dondu. Sonra aslında bayağıdır böyle olduğumu farkettim, bilinçli bi duyarsızlık ya da bi tepki de değil, sadece kendi hayatıma o kadar gömülmüş, dünyamı o kadar küçültmüşüm ki, benim dışımda olup biten hiçbir şey beni ilgilendirmez olmuş. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın olmuşum haberim olmadan. Burda 2 km ötede arabalar yanarken cayır cayır da umrumda değildi, benim bahçemde olmadığı sürece. Bana ve sevdiklerime dokunmadığı sürece, dünya batabilir ! New Orleans’daki kasırgayla ilgili, orda kasırga olduğu dışında hiçbişey bilmeyebilirdim eğer Duygu orda olmasaydı. Kanalı değiştirirdim. Böylece zencilerin uğradığı haksızlığı, Bush’un puştluğunu da bilmezdim. Üzülmedim mi bunları öğrendiğimde ? Hayır, o kadar da kalpsiz değilim, hatta ben pek de hassas bi insanım. Ota boka ağlarım ; kayıp balık nemo için ağlarım, sokakta bi çingene yaşı benden büyük olmasına rağmen ben daha iyi giyimliyim, okulluyum diye bana abla dediği diye ağlarım, 10 Kasım’larda da ağlarım, Afrika ‘daki yüksek gelirli insanların ayda 70euro kazandığını öğrendiğimde de ağlarım. Içim ezilir. Ben savaş filmi bile izleyemem, ağlarım, korku filmi de izlemem, korkarım, macera falan da olmaz, gerilirim.. O kadar da kötü bi insan değilim aslında ama sanırım hayatım kendime o kadar ağır geliyo ki, sırtıma kendi yüklediklerimi ağır ağır çekerken, durup da sağa sola bakçak mecalim bile yok. Hayır, benim derdim bana yeter de değil tam olarak, ya da « benim feci sorunlarım var, kimse beni anlamıyo » diyen ergen sesim de değil.. sadece zayıflık, güçlülük meselesi sanırım. Kendimi haklı çıkartmak için de değil.. belki de.. adı bencillikse, evet sanırım bencilim.

Bencil ve hassas olduğum kadar da aptalım aslında. Ben haksızlıklar karşısında salaklaşan bi insanım. O yüzden savaşları da hiç bi zaman anlayamadım. Aynen şu sakinlikle bu cümleyi 15 yaşımdan beri ediyo olmam başka bişeyle açıklanamaz sanırım : « iyi de herkesin ortalama 60-70 yıllık bi ömrü var, savaşıyosunuz da ne oluyo, hepimiz ölcez işte eninde sonunda, sınırlar niye var ki? Herkesin karnını da gözünü de doyurcak kadar şey de var dünyada. Yok torunlarının geleceği içinmiş, lan adam sen torunlarını düşüncek kadar hayırlı bişey olsan zaten insan öldürmeye kıyamazsın. Politikaymış.. o ne be amca, sıçarım politikana, git çiçek falan kokla ne biliyim, git bi işine işte » Evet demiştim, salağım ! Anlamıyorum çünkü. Insanların neden biraz daha toprak için ya da herhangi bişey için savaştıklarını, o dünya politikalarını falan küçük beynim almıyo benim. Herkes kendi işine baksa ya diyorum.. susuyorum.. anlamadığım besbelli. Yazdıklarımda bile çelişki var. Birileri bana haddimi bildirebilir her an.

Ben bunları niye anlatıyorum peki gelir ayak Türkiye’ye (şu anda valiz hazırlıyo olmam lazım) ? Orda, tek tek anlatıp herkese hissettiklerimi ,hatta ağlamak suretiyle de güçlendirip, alkol mezesi yapamaz mıydım bu duyarsızlık hikayemi? Hayır, beni tanımayanlar da bilsin istedim ne kadar aşşşağılık olduğumu. Bu şekilde vicdanımı rahatlatmak istiyorumdur belki, kendimi aklamak, acındırmak, ben sizden farklıyım demek (bak hepiniz üzülüyosunuz ben üzülmüyorum demek yoluyla:), teselli bulmak, yandaş bulmak, yapmacık yapmacık üzülenlerin gözüne sokmak.. Evet. hepsi olabilir bunların, ama hiçbiri olmayadabilir. Ama ben biliyorum ki (yine ben), ben kimseye yardım falan edemem. Körüm, sağırım. Kendime hayrım yok. Kötü, bencil ve salak olabilirim ama gerçekçiyim. Ben kurtaramam ordaki çocukları, onların da benim çocuğumu kurtaramayacağı gibi belki 10 yl sonra Türkiye’de patlayacak olan bi savaşta. Evet üzülürüm, eminim şu ana kadar tek bi kayıt bile görsem kahrolurdum ama görmedim. Görmemeyi de biraz kendim seçiyorum sanırım uzuuuun yıllardır. İmza toplamakla barış olmuyo, dünya kendi sikinin sevdasına dönüp duruyo (arkadan yükselen sesler: ama herkes senin gibi düşündüğü için zaten vıdıvıdı. Evet biliyorum, denize çöp atma hikayesi de böyle, ben yıllardır atmıyorum ama hala bok götürüyo istanbul sularını.) Ayrıca bak daha da aşşşağılık olayım: ben insanlık yararına hiçbişey yapmak da istemiyorum. Bi film yapmak istiyorum sadece, o da ne toplum adına, ne sanat adına, kafam rahatlasın az bişey hafifleyim diye.

Hiç bi bok yaptığım yok son günlerde, kendi kendimle boğuşup duruyorum, yoruldum, yazdım kurtuldum :)

..